Skip to content

Recent Articles

6
Nov

James Bond Skyfall izlenimleri ve evet en iyi Bond şarkısı

Filmde dinleyince öyle hissediyor insan en azından. Zira güzel İstanbul’da başlayan filmimiz hareketleniyor, hareketleniyor ardından malum sahne yaşanıyor, hani Bond’un vurulduğu. “Spoiler” yapıyor demeyin zira tanıtım filmlerinde bile görülüyor bu sahne. Neyse, “Agent down” sözleri siyahi güzelimizin dudaklarından dökülüyor ardından sahne M’ye yönleniyor. M pencerede buğulu gözlerle dışarıyı süzerken işte o muhteşem jenerik başlıyor. Ayrıca o buğulu gözler filmin sonunda da karşımıza çıkıyor, orası saklı kalsın şimdilik.

Şöyle söyleyeyim, şimdiye kadar Bond filmlerinde gördüğüm en güzel jenerikti kendisi. Görsel yönünün nasıl olduğunu anlatmam cidden çok zor. Tamamını izlemeniz lazım. Bond ırmağa düştükten sonra derinlerde süzülüyor. (Düşüş sahnesi bana Bourne serisini hatırlattı). Dibe doğru süzülürken kendisi kocaman bir kadın eli parmaklarıyla aşağı doğru çekiyor. Zaten o sahnede gidişatı anlıyorsunuz. Adele giriyor işte hemen öncesinde ve jenerik ilerliyor. Muhteşem bir görsel şölen, muhteşem bir şarkı, muhteşem bir yorum. Hepsi bir araya gelince bu yazının başlığının ikinci bölümü benim açımdan doğrulanıyor.

Gelelim izlenimlere. Gitmeden önce genel yorumları okuduğumda herkes serinin en iyi filmi olduğunu söylüyordu. Bense arada kaldım. Cidden çok güzel bir filmdi, fakat bu serinin ilk filmi olan Casino Royale ile kıyaslandığında arada kalmamak mümkün değil. Bu nedenle hangisi daha iyiydi kıyaslaması ile kafa yormadan eğer gitmediyseniz filme gidin, pişman olmazsınız.

Her kesimden yorumcunun kullandığı o cümleler doğru. Bu filmde Bond namına her şey işlenmiş durumda. Bol aksiyon, klasik bir kötü, görece güzel kadınlar, farklı mekânlar ve eski Bond göndermeleri. Hani sırf bu iş için saçma sahneler bile çekmişler diye düşündüm kendi kendime :) Makao’daki Komodo Ejderi sahneleri, adadaki kötü karakterimizin silahlı adamlarını alt ediş falan. Tabi Bond’un Makao’ya giriş sahnesi de eski filmleri hatırlattı bana. Gece denizden kayıkla yanaşan Bond, muhteşem ışıklandırmalar, kumarhaneye giriş, güzel bir kadın, barda tanışma, çalkalanmış martini ve ismin söylenmesi faslı. İyi ki bazı şeyler değişmiyor bu seride.

Gerçi değişen şeyler de yok değil. Mesela yeni Q “Patlayan kalem mi bekliyordun? Artık öyle şeyler yapmıyoruz” derken sanırım bir daha böyle şeyleri pek görmeyeceğimizi söylemek istiyordu. Bunun yerine birçok fildme kullanılan saçma teknolojik şeyleri katmışlar ki burası ayrı. Poli bilmem ne yapısında olan virüsler, saniyeler içerisinde tüm MI6 yapısını ele geçiren programlar falan. Ayrıca dahi seviyesinde olan Q’nun görmediği fakat Bond’un fark ettiği şifre, o şifrenin kullanılmasından sonra o poli bilmem ne yapısındaki virüsün haritaya dönmesi :) Teknik konulara çok yakın olmayan birisine bile saçma gelecek şeyler bunlar. Neyse ki eninde sonunda film izlediğimizin farkındayız.

Filmin çatısında iki farklı konu var. Sevgiyle karışık nefret duygusu ve intikam ateşi. Bir diğeri ise artık Bond’un ve MI6′nın 00 bölümünün gerekliliği. Klasik kötümüzün ve Bond’un yolları da aslında bu iki konu sayesinde birleşiyor gibi. Gerisini filmde izleyin :) Ancak, bir “Bond kötüsü” olarak Javier Bardem’i pek beğendim. Abartı oyunculuğu iyi kotarmış Bond serisi için. Zira Bond hayranları için kötüler, hep abartı rollerin insanlarıdır.

Filmde görebildiğim kadarıyla çekimler dört ülkede ve yedi farklı bölgede geçiyor. Malum İstanbul’da başlayan filmdeki tren sahnesiyle kendimizi bir anda Adana’da buluyoruz :) İstanbul için tanıtımlarda da gördüğümüz üzere kapalı çarşı kullanılmış. O civardaki caddeler de işin içine girip hareketli sahneler çekilmiş. Adana’daki çekimleri ise tanıtımlarda işlemişlerdi diye hatırlıyorum fakat olay köprüde son buluyor. Fakat bu hareketli sahneler o kadar güzel örülmüş, o kadar güzel birbiri ardında devam ediyor ki, insan bir süre koltuğa çakılıp kalıyor. Filme gidip merak edenler için o akrepli sahnenin çekildiği yer Fethiye. Öyle bir mekân olacağını ise düşünmüyorum, orası ayrı :) Ana konu İngiltere-Londra’da geçiyor. Diğer ülkelerden biriyse Çin. Şanghay ve Makao kullanılmış daha önce de bahsi geçtiği üzere. Burada bir not düşmek istiyorum. Tamam İstanbul hareketli sahneler için kullanılmış ancak ufak bir tanıtım sahnesi görmek isterdim açıkçası. Şanghay’a yapılmış meselâ bu. Tamam şehir güzel ama İstanbul da rahatlıkla daha güzel şekilde kullanılabilirdi. Şanghay’ın gece yukarıdan çekilen sahneleri ve Bond’un gökdelenin tepesinde havuzda yüzmesi falan insanda resmen o şehre gitme isteği uyandırıyor. Ayrıca hele bir gökdelen sahnesi var ki bence bir başyapıt kendisi. Geçelim son bölüme. Filmin sonlarına doğru İskoçya’ya uzanıyoruz. Açıkçası Bond’un Aston Martin’i ile durakladığı yerde donup kaldım. Büyüleyici bir manzaraydı. Ayrıca yine Bond’un büyüdüğü evin olduğu göl kenarı da cidden görmeye değer.

Sonuç olarak Sam Mandes’e teslim edilen bu film hakkını fazlasıyla vermiş durumda. Filmin sonundaki James Bond devam edecek sözünü de hesaba katarsak sanırım Mendes bu işi biraz daha sürdürecek. Tabi ben Daniel Craig’i sonraki bölümlerde de görmek isterim, bakalım devam edecek mi. Filme gitmek isteyenler için bir iki siteden beğenme oranlarını geçeyim:

Rottentomatoes
Eleştirmenler: %94, İzleyiciler: %98
Metacritic : %84
IMDB : 8.2

Bundan sonrası ufak “spoiler” içerir.

Artık seri yeniden başladı. Moneypenney’nin filme girmesini garipsedim, zira şimdiye kadar tüm seriyi izlemiş biri olarak sanki hep oradaymış gibi izliyordum. Halbuki seri yeniden başlıyor esasında ve Moneypenney henüz giriyor. Hem de siyahi olarak :)
Bildiğimiz Q da başladı seriye. Hep yaşlı halini hatırlayınca genç olarak başlaması da bir farklı oldu benim için. Ayrıca M de yer değiştiriyor bu filmde. “Emma” ve buğulu gözlerine veda ediyoruz.

21
Oct

En iyi Bond şarkısı mı?

Bir Bond sever olarak müzik ve şarkılarını da zevkle dinlemişimdir. Hepsi aynı etkiyi bırakmasa da bazıları var ki normal zamanlarda da defalarca dinletebilecek kadar sevdirmişlerdir bana kendilerini. Örneklerini verelim:

    James Bond 007 – James Bond 007 – Monty Norman (Bunu bilmeyen yoktur, klasik Bond müziği)
    The World Is Not Enough – Garbage – The World Is Not Enough
    Casino Royale – Chris Cornell – You Know My Name
    The Man With the Golden Gun – - Lulu – The Man with the Golden Gun
    Thunderball – Tom Jones – Thunderball
    From Russia With Love – Matt Monro – From Russia With Love
    Goldfinger – Shirley Bassey – Goldfinger
    You Only Live Twice – Nancy Sinatra – You Only Live Twice

Bu sırlama karışık diyebilirim, önceliği yok yani şarkıların. Hepsini ayrı seviyorum. Fakat önümüzdeki haftalarda gösterime girecek olan Skyfall için Adele’in seslendirdiği şarkı var ki, listede üst sıralarda kendisine yer edindi bile benim için. Henüz dinlemeyenler için buyursunlar:

Bu arada Youtube üzerinden Adele’e “şişman” diyerek hakaret ettiğini düşünen, aşağıladığını zanneden zilyon tane ecnebiyi gördükçe kendi insanımızla gurur duymaya başladım. En azından biz doğru düzgün hakaret etmeyi becerebiliyormuşuz.

6
Oct

Sonradan öğrenilenler

İnsan bazı şeyleri sonradan öğrendiğinde (her zaman değil tabi bazen), “Daha önce bilmek/tanımak isterdim bunu/bu insanı” der ya yani, işte Nusrat Fateh Ali Khan (asıl yazılışıyla) benim için o insanlar, değerler arasına girdi. Kendisini anlatmayacağım uzun uzadıya bu karalamada, amacım o değil. Khan, Pakistan doğumlu fakat ünü ve yaptığı işte kabul edilirliği dünya çapında olan birisi. Türkçesi Kavvali (Qawwali) olan bir türde yorumluyor eserlerini. Dileyen Google’a müracaat edebilir. Ben bir örnek geçeyim önce.

Tutup insanı uzaklara çok uzaklara götüren bir tür, yorum, icrâ bu. Benim çok beğenmemin nedeni de bu türde alıp götüren yorum ve eserlere meyilli olmamdan mütevellit sanırım. Gözlerim kapalı, sessiz bir gecede, defalarca, defalarca dinleyebilecek kadar çok sevdim kendisini.

Kendisini dinlerken yine zamanında sonradan öğrendiğim bir başka tür geldi aklıma. Aslında uzun zamandır o türdeki parçaları dinliyormuşum ancak farkında değilmişim: Psychedelic rock

Bir önceki paragrafta alıntıladığım tüm etkileri yapar ”Psychedelic rock” bende. The Doors’tan The End veya Jefferson Airplane’den White Rabbit meselâ (yüzlercesinden sadece iki örnek). Bu türü tanımlamak da zor aslında. İnsanın idrak ve algısını değiştiren madde kullananların oluşturduğu bir kültür ve bu kültürden ortaya çıkmış müzik dersek sanırım genel tanıma uymuş oluruz. Ha, beni sorarsanız sigara bile kullanmam ama insanın zevki ve dinlediği müziğe karşı olan tepkisi demek ki değişken olabiliyor, yaşantısına uyması gerekmiyor yani :) Fakat birisi bu parçaları dinlerken halet-i ruhiyesi için “uçuş modu” diyorsa vardır bir yakınlık/yatkınlık mutlaka, öyle değil mi?

Aklıma geldi de, Rana Del Rey’i de bu yüzden seviyor olmayayım …

25
Aug

Ah be Bekmambetov

Bekmambetov‘u Dnevnoy dozor ve Nochnoy dozor filmleri ile tanımıştım, tâ 7-8 sene önce. Farklı bir tarzı ve bakışı vardı kendisinin. İzlemeyenler varsa tavsiye de ederim hâlâ. Sonrasındaysa sanırım herkesin bir şekilde duyduğu Wanted ile çıktı karşımıza. Büyük proje, büyük oyuncular falan. Gerçi büyüklük ilginç bir kıstas, itiraz edenler çıkabilir oyuncu kadrosuna, saygı sözcüklerimizi çakarak devam edelim.

 

Wanted, benim gözümde hikâye açısından ayakları yere çok sağlam basan bir film olmasa da, sonu ile beni kendisinden soğutsa da ele alınışı, bize aktarılışı ve aksiyon sahneleriyle en azından sinemadan çıktığımızda pişman olmadığımız bir filmdi. <spoiler> Ara ara hâlâ, “Öyle bir filme farelerle mi final yapılır” desem de Wanted zihnimde yer etmiş bir filmdir. </spoiler> Çünkü hareketli sahnelerinde kullandığı teknik göze hoş görünüyordu (Matrix’e selam olsun), ayrıca görüntü yönetmeninin çıkarttığı iş de bir harikaydı. Oyunculuklar fena değildi. Uzatmayalım, Wanted başarısızlığın ötesinde, zirveyi zorlamasa da yine “kendi tarzında” bir filmdi Bekmambetov için.

 

Bundan bir süre önce de Abraham Lincoln: Vampire Hunter filminin tanıtımları falan sinemalarda dönmeye başlayınca haliyle heveslenmiştim. Yönetmen Bekmambetov, yapımcılar arasında Tim Burton var, konuda vampirler geçiyor, hem de onları kovalayan Lincoln! Eh, fragman dediğimiz şeyler de başarılıydı. Gerçi ben en dandik filmlere bile artık başarılı fragman çekebildiklerine kanaat getirdim, beni aldatmasına izin vermemeliydim. Heves işte…

Öyle uzun uzadıya değerlendirme yapamayacağım, mümkün mertebe kısa kesip geçmek istiyorum. Evet, hikâye ilginç ancak olmamış. Hani nasıl söylesem, aceleye gelmiş gibi. Filmin ilk yarısı bitip ikinci yarısına geçildiğinde bir ara “Acaba atladılar mı falan” dedim kendi kendime. Şöyle insanı saran, tutup sürükleyen bir yol çizememiş ne Bekmambetov ne de bu işin asıl sahibi Seth Grahame-Smith, ki aslında bu bir romanmış ve kendisi de romanın sahibiymiş.  Senaryoyu da yaz demişler ancak görüyoruz ki senaryo çok farklı bir şey.

Dediğim gibi hikâye aslında ilginç. Amerikan iç savaşı, köleliği isteyenler ve savunanlar vampir! Eh, haliyle bu güzel bir gönderme. Köleliği isteyenler kana susamış, her daim kölelerin etinden sütünden faydalanabilecek, istedikleri gibi hizmet ettirecek insanlardan!, pardon vampirlerden başka kim olabilir ki! Romanı okumadığım için yorum yapamıyorum, belki konu orada güzel işlenmiştir. Fakat filmde çok cılız kalmış bana göre. Muazzam bir Amerikan tarihi hikâyesi (tabi aynı zamanda Lincoln) de yok, hani oradan da kazanmıyor film.

Oyunculuklar? Dedim ya film öyle aceleye gelmiş gibi ki, oyunculuklar falan ön plana çıkamıyor. Genelde bu tür intikam duygusu ile başlayan fimlerde, hatta geneli geçelim başarılı fimlerde, aciz olanı, ezileni sahiplenebilmeli seyirci. Kısacası oyuncuyla, karakterle bağ kurabilmeli.  Yoksa başarı yakalanmıyor oyunculuklarda. Sonra tutup yardımcı rolundeki vampir resmen rol çalıyor esas oğlandan işte. Dominic Cooper’mış kendisi. Biraz Robert Downey Jr. havası gördüm kendisinde. Ayrıca hem oyunculuğu hem de yüz ifadesi Mark Sheppard’ı hatırlattı bana.

Unutmadan, şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Zaten bir süredir çekilen bazı vampir filmleri ve dizileri ile cânım vampirliğin içi boşaltıldı, bir güneşte güneş kremi ve güneş gözlüğü ile gezebilen vampirlerimiz eksikti! Rahat bırakın arkadaş şu vampirleri ya da böyle bir şey yapacaksanız da Russell Edgington gibi peri kanı peşinde falan koşturun.

Uzun değerlendirme yapmayacaktım sözde. Aksiyon sahnelerinin abartılı (ki Bekmambetov’u bu konuda sevdiğimi söylememe rağmen), oyunculukların başarısız, hikâyenin sığ ve yavan olduğu bir filmi izlemek isterseniz gidin diyeceğim ancak film geleli de bir hafta olmuş, ben gecikmişim. Giden gitmiş, beğenmiş, beğenmemiştir zaten.

Bir de arkadaş, film ekibinde hiç mi kimse kendisine sormadı bu Will Jhonson denen arkadaş diğerleri yaşlandığı halde neden yaşlanmadı diye!

Not0: Daha önce 3B filme daha doğrusu filmin 3B olanına gitmeyeceğim diye söz vermiştim kendime, sanırım bu sefer tövbe ettim.

Not1: Uzun zamandır gittiğim filmleri yazmıyorken neden bunu yazdım ben de bilmiyorum. Küllerinden doğan evimizin yarasasını bile yazamamıştım niyetlendiğim halde.

 

 

11
Aug

Ah şu kadınlarımız da olmasa …

Beklenti hep vardı, zira önceki başarıları biliyorduk. Fakat herkes bir “acaba” demiştir içinden, demediyse ne mutlu onlara. Londra 2012 kadınlar 1500m.’nin son 50m.’si sanırım hayatım boyunca olimpiyat yarışlarında izlediğim en heyecanlı ve en güzel anlardan biridir. Spikerin sesinin boğulduğu kadar var yani.

Gerçi çocukluğumdan hatırladığım Naim Süleymanoğlu, onun ardından Halil Mutlu, sonrasında Taner Sağır ve Nurcan Taylan ile halterde yaşadığımız sevinç, benim net hatırladığım Hamza Yerlikaya ile güreş başarılarımız hep sevince boğmuştu bizi. Arada atladığım başka başarılarımız da oldu tabi.

Fakat atletizm öyle bir şey ki, aklıma/aklımıza gelince hep yutkunuyoruz. Elvan Abeylegesse ile sevindik zamanında hem de hiç gocunmadan. Yine olsa yine gocunmam. Fakat içimizden, tam içimizden birilerinin bu başarıyı yakalaması ve hatta geçmesi çok ayrı bir olay.

Bu abla kardeşe, bu kadınlara ne kadar teşekkür etsek azdır. Teşekkürler Aslı Çakır Alptekin, teşekkürler Gamze Bulut.

Peki ben neden şimdi yazıyorum bunu? Gittiğim bir film için yazı yazmaya hazırlandığımda henüz bu başarı için kalem oynatmadığım geldi aklıma, utandım. Film bekler, bu yazı zaten bir gün bekledi, bir gün daha beklesin istemedim.

25
Jun

George’lar da ölürmüş

Hani bir olay bildirim yazısı olmayacak bu, zaten George’un ölümünü bilumum basılı yayın verdi. Gerçi artık basılı yayına da gerek kalmadı. Sosyal medyası olsun, sanal ortamdaki iletişim kanalları olsun istesek de, istemesek de bir şekilde bizi haberdar ediyorlar. Fakat şu cümlenin yazarı bile bu konuda samimi değil aslında, istemese bu bombardımana maruz kalmayabilir. Halimiz bile isteye paparazzilere yakalanmak isteyip, bilinen yerlere giden hatta gittiği yeri haber veren, ardından da “Çekmeyin, çekmeyin” diyen ünlülere benziyor. Neyse, bu kadar sosyal “mesaj” yeter…

Ölmek mi zordur, yalnız ölmek mi? Yaşamak mı zordur, yalnız yaşamak mı? Bileşkesini alalım, yalnız yaşayıp yalnız ölmek ne kadar zordur… “Mutlu bir yalnızlık, mutsuz bir beraberlikten iyidir dostlarım.” diyor Bukowski. Acaba mutsuzlar kabaresinin kadrolu elemanlarının kendisine dayanak yaptığı felsefe bu mudur? Bu bir çeşit avuntu mudur, yoksa gerçeklik payı olan ve hatta bir ömür sonunda ancak anlaşılabilen, sahici, doyurucu, belki biraz da acı bir tecrübe midir. Seçim hakkı var mıdır, yoksa o mu bizi seçer…

Hasan Ali Toptaş da mükemmel yaklaşıyor meseleye: “İnsan yalnızlıktır”, “İnsana en yakın yalnızlıktır insan”.  Eşelemeye kalkışsak altından sayfalarca yorum çıkar, ki insan korkuyor o potansiyele sahip olduğunu düşünmeye. Özümüzde yalnızlık var mı, yok mu bilmiyorum ancak yalnızlık üzerine yazılabilecek çok şey var. Mesele şu ki, yalnız olan bunları yazıp yalnızlığını sonlandırmak ister mi? Zira paylaşmak bir nevi yalnızlıktan sıyrılmak değil midir.

Yine Toptaş’tan alıntılayarak bitirelim: “Yalnızlığın kelimeleri yoktur. O bütün kelimelerden oluşmuş bir kelimedir.”

Peki George? Aslında onun hakkında uzun zamandır haber yapılıyor. Ben uzunca bir süre önce fark ettiğimde kendisi üzerinden neslini kurtarma çalışmaları yürütülüyordu. Sanırım ona soran olmadı hiç yalnız kalmak istiyor mu, istemiyor mu diye. Eşler buldular kendisine, hatta nihai hedefe de ulaşıldı. Ancak ne gariptir ki yumurtalardan hiç yavru çıkmadı. Bir yanda bilim insanları, diğer yanda nesli tükenen hayvanları koruma gönüllüleri, bir başka yanda ise biz meraklı izleyiciler. Herkesin bir fikri vardı, George dışında. Bir tarafta soyu tükenen bir türü zorla çoğaltmaya çalışan, ancak diğer yanda kendi soyunu acımasızca yok etmeye devam eden “insan”, diğer tarafta George. Dili olsa da sorsaydı keşke durumun tezatlığını.  Ah, yine kaydım sosyal “mesaj” vermeye.

George, “Aslında daha ömrü vardı, onlarca sene yaşardı” diyenlere inat öldü.

25
Apr

Lana Del Rey ve bir başka canlı performans

Evet, evet biliyorum bazılarınız “Canlı söyleyemiyor bu hatun!” diyeceksiniz. Kabul. Uzatmaya, tartışmaya gerek yok.

Albümündeki performansı ayrı, ancak canlı olarak her dinlediğimde ayrı bir yorum görüyorum kendisinde. Ayrı bir duygu, ayrı bir hissediş, hissettiriş. Halil Sezaici’ler anlar beni sanırım.

19
Jan

Belki

Belki, belki…