Bir başyapıt: True Detective

True Detective

… ve ben bu başyapıtı zamanında takip edemedim. Esasında bu şekilde toplu olarak izlemek eminim benim için daha güzel oldu, zira dizinin tadını kendi kıvamında yakalayabildim. Böylelikle üzerimdeki etkisi daha büyük ve geride bıraktığı kafa dumanı daha kesif oldu. Henüz bu diziyi izlemediyseniz ve bu yazıyı okuduktan sonra heveslenirseniz zaman kaybetmeden izleyin bu şaheseri.

Sonuna kadar okumak istemeyenler için: Se7en tadında, karanlık, yer yer boğucu fakat kendisine hapseden, en az Se7en’ın hikâyesi kadar derin, düşündürücü, zirve oyunculuklara sahip, taş gibi bir hikâye ve senaryo üzerine bina edilmiş, güzel yönetilmiş, mükemmel, birçok sahnesinden gözünüzü alamayacağınız bir “sinematografi”ye sahip, harika ama harika müzikler sunan, bolca aksiyon içermeyen, sonu çok sürpriz olmayan fakat bitirdiğinizde “ben bu diziyi üç defa daha” izlerim diyeceğiniz bir yapıt peşindeyseniz boş verin bu yazıyı gidin izleyin diziyi. Hepi topu zaten birer saatten sekiz bölüm. Ancak, önerim kıytırık olmayan, güzel bir kaynaktan mümkünse de TV ile izlemeniz.

Eğer hâlâ okumakta ısrarcıysanız da bunu ara bir zamanda yapmayın. İçecek bir şeyler olsun yanınızda zira True Detective evrenine doğru bir nevi ufak yolculuğa çıkacağız, en azından elimden geldiği kadar yapmaya çalışacağım bunu. Baştan belirteyim uzun, cidden uzun bir yazı olacak ya da en azından planım böyle. Bu nedenden ötürü de yazıyı bölümlere ayırmaya çalışacağım. Çünkü, bu dizi tekdüze bir yazıyla geçiştirilmeyecek kadar kaliteli, ince düşünülmüş, her yanı kanaviçe gibi örülmüş, özenle hazırlanmış bir yapıt. En azından kendisinden bahsederken aynı özeni kendim de göstermek istedim.

 

1. Konu ve mekân

Eğer, “Yahu bu adam zırvalıyor bir şeyler de, ben bir gideyim IMDB’den şu dizinin konusuna bakayım” derseniz alacağınız sonuç şu olur:

The lives of two detectives, Rust Cohle and Martin Hart, become entangled during a 17-year hunt for a serial killer in Louisiana.

Sonra da “Seri katil konulu bir hafiye dizisi işte” kanısına varabilirsiniz. Doğrudur, seri katil konulu bir dedektiflik hikâyesi var dizide. Fakat unutmayın, kendisine şaheser dedik (en azından ben dedim), demek ki bu yapıtı diğerlerinden ayıran bir şeyler var. Her seri katil için yaptığı işi yapabilmesi için kendisi adına bir “motif ” olması gerekmekte. Kısacası durduk yere adam öldürmüyor bu arkadaşlar. Dizimizdeki motif, daha doğrusu arkasında yatan olaylar zinciri ise Okültizm’e kadar gidiyor. Yani, hikâyenin altında oldukça büyük bir gizem yatıyor ve bu gizem karanlık ögelerle birleşince ortaya Se7en tadı çıkmış oluyor. Tabi, bu gizemi ha deyince anlatmak mümkün değil, ki zaten dizinin bina olduğu hikâyedeki amaç da bunu adım adım anlatmaktan geçiyor.

Fakat, dizinin açılış bölümünde öldürülmüş bir hayat kadınının, ücrâ bir tarlanın ortasındaki ağacın gövdesine, tapar konumda çıplak bir şekilde bırakılıp, kafasına bir çift geyik boynuzu ve “taç” nesnesi konulması, vücuduna da gizemli işaretler çizilmiş olması da haliyle insana konunun nereye gideceği hakkında az çok ipucu veriyor. Ardından dizi devam ettikçe süregelen cinayetler, daha doğrusu keşfedilenler sayesinde konunun derinliklerine doğru iniliyor. Bir de bakıyoruz ki konu basit bir seri katil konusundan çıkmış bile. Ortada ritüellerin takip edildiği, pagan sembollerinin havada uçuştuğu, dinsel sapkınlıkların ele alındığı, garip aile yapılarının etrafta kök saldığı bir gizemler bütünü mevcut.

Sözün özü hikâye baştan aşağı gizem kokuyor ve mistik bir havayla örülmüş durumda. Zaten sırf Okültizm içermesi ve ezoterik göndermeler yapması bile insanı meraklandırmaya yetiyor. Bu türün sevenleri adına diziyi izlemek için çok can alıcı bir sebep bu.

Hikâyenin sahibi Nic Pizzolatto tür için Amerika’daki en uygun mekânlardan birini seçmiş: Louisiana. Mississippi’nin bir kısmını kestiği, bataklıklara sahip ve kendi adına bir Voodoo’su olan Louisiana. Hani kafamızda bazı filmler vardır ya, böyle nehir kenarında tek katlı evlerde, siyahi teyzeler büyü yaparlar. Hah işte, o mekânların çoğunluğu muhtemelen Louisiana’da bir yerdedir. Siyahi insan oranının fazla olmasına rağmen dört, beş farklı ırkın bir arada yaşadığı, dini olarak farklı inanç gruplarının bir arada bulunduğu Louisiana.

Dizi hikâyeyle beraber elbette etkili olması açısından Louisiana’nın doğal görüntülerini ve kültürünü de ele alıyor. Bunu da çok güzel bir şekilde yapıyor, diziyi izledikçe üzerinize o köhne hava siniyor. Dedektiflerimiz olay yerlerinde gezerken, soruşturma için birilerini ziyaret ederken sanki onlarla beraber terliyor, yapış yapış oluyor ve sivrisineklerden rahatsız oluyorsunuz. İnsanların çaresizliğine tanıklık ediyor, bu kadar da düşülür mü derken daha da düşülebileceğini görüyorsunuz. Zirveye oynama hevesinde olan sefil yaşamlarla, sefil bir şekilde yaşayan zirvedeki hayatları gözlemliyorsunuz. İnancı sorgulayan insanların inançlarını sorgularken, inanç içinde olduğunu düşünüp esasında yokluk çekenleri, yokluktan ötürü oluşan boşluğa düşüp dibi görenlerin hayatlarını teneffüs ediyorsunuz. Kâh konuşmalardaki aksan, kâh dişlerdeki diziye uyan sararmış renk, kâh pespaye kılık kıyafet, kâh köhne evler, kâh yokluk ve sefalet, hepsi içinize kadar işliyor. Güzel kullanıyor yani hikâye oluşturucu elindeki malzemeyi.

Bu yapıtın şaheser olmasındaki ilk sebep bu ikili yani, konu ve mekân seçimi, ötesinde bunların çok güzel bir şekilde harmanlanması. Çok süslü cümleler bulamasam da bunu anlatmak için, muhtemelen kafanızda dizinin genel örgüsü ile ilgili bir şeyler canlanmıştır.

Okumaya devam et…

Taare Zameen Par – Yerdeki Yıldızlar

Uzun bir yazı olacak…

Çok olmuş yazmayalı. Açıkçası buralara uğrayan, yazılanları okuyan falan da kaldı mı bilmiyorum. Ancak günlüğümü bir ara kapattıktan sonra tekrar açtığımda kendi kendime sadece istediğimde yazma kararı almıştım. Bu nedenle (en azından kendi adıma) fazlaca yazı olmaması falan pek önemli değil. Eh, hâl böyle olunca da gelen gidenin az olması hatta olmaması bile normaldir sanırım.

Demem o ki, yazı yazmak istediysem genelde özel bir durum oluyor. Çok beğendiğim, çok içerlediğim, çok etkilendiğim bir şey gibi. Bu yazının konusu da başlığımızda ismi geçen muhteşem film. Üzerine basarak bir daha söylüyorum, muhteşem film. IMDB üzerinde puanladığım filmler arasında dokuz puan verdiğim çok az özel film vardır benim için. Çok çok az bir başka grupsa on puanı hak eder gözümde, bu filme yıldızlı on gitti.

Hint sinemasına çok aşina değilim aslında. Gerçi kendisiyle kısa pantolon giydiğim zamanlarda TRT ekranlarında tanışmışlığımız vardır, birçok yaşıtım gibi. Benim yaşımdakiler hemen anımsayacaktır 1951 yapımı muhteşem Avare filmini. Tabi ben seksenlerde izledim orası ayrı, sonra bir daha denk gelmedim kendisine televizyonda. Fakat çocukken bile beni çok etkileyen bir filmdi. Bir süredir az az da olsa Hint sineması tarafından bir şeyler izlemeye çalışıyorum tavsiye üzerine (kırmızı Mazda’lıya teşekkürler). İzleyip yazmadıklarım oldu ancak bu film için bir şeyler karalamamak yazık olurdu.

taare_zameen_par

Önce “spoiler” vermeden yazalım bir şeyler, böylece filmi izlememiş olanlar için haksızlık etmeyelim. Taare Zameen Par isimli bu harika filmi eğitimciler, aileler ve içindeki çocuğun ölmeye başladığını hisseden herkes mutlaka izlemeli. Film, sonunda bu üç gruptan hangisine giriyor olursanız olun mutlaka size bir şey katacaktır. Eğitimciyseniz yöntemlerinizi tekrar gözden geçirecek, bir ebeveyn iseniz çocuğunuza karşı bakış açınız değişecek, içindeki çocuk ölmeye başlayan gruptaysanız filmden sonra muhtemelen o çocukla beraber biraz gülmüş biraz ağlamış olacaksınız, daha çok ağlayacaksınız ama. Sonunda o çocuk gelecek ve yine tam yüreğinizin ortasına bağdaş kuracak.

Ruhumuza dokunuyor bu film, duygularımızı sarsıyor, bir yumruk oluyor böğrümüze vuruyor.  Allanıp pullanan film taktikleri, şaşırtmacalar, muhteşem ötesi yeni teknikler yok bu filmde. Bir çocuk, hayatın buz gibi gerçekleri ve bir başarı öyküsü var. Tabi ki dramaya yüklenilmiş ve bu konudaki klasik yaklaşım mevcut. Ancak bunlar yapılmazsa bir filmin başarısı biraz gölgede kalır. Boğazımızı ara ara düğümleyen etki bu drama yüklemelerinden gelir. Böylece izlediğimiz filmi unutmayız. İnsanlar genelde çok güldükleri ve çok ağladıkları filmleri unutmazlar. Zira bu türde filmler insani yönümüzde dokunur, içimize işler.

ishaan

Filmimizde ilköğretim çağında derslerinde başarılı olamayan, buna bağlı olarak da hayatında bir takım sorunlarla boğuşan bir çocuk var: Ishaan. Az çok tahmin edebiliyorsunuzdur. Sürekli azarlayan öğretmenleri, sürekli fırçalayan ebeveynleri, sürekli sorun yaşadığı arkadaşları ve hayatın kendisi. Dersler kötü, sözler dinlenmiyor, sürekli haylazlık, etrafı takmıyor havaları. Esasında hepsi ama hepsi filmde de Ram Shankar’ın söylediği gibi birer belirtiden ibaret. Peki bu belirtilerin altında yatan sebep ne ve bu çocuğun hayatındaki herhangi biri bunu düşündü mü? Çocuklar her şeyi düşünemez, onların yerine düşünmek gerekmez mi acaba?

Öyle olmuyor işte. Büyükler olarak genellikle belirli düşünce kalıplarına sahibiz. Çıkarım yapmayı çok seviyoruz ya, bu çıkarımları yaparken de genellikle sürekli belirli kalıpları kullanıyoruz. Çocuğun dersleri başarısızsa kesinlikle tembel ya da aptaldır, çocuk sürekli yaramazlık yapıyorsa huyu böyledir ya da hiper aktiftir, çocuk söz dinlemiyorsa haytalığındandır. Bütün bunlar uzun vadeye yayılsa bile hep aynı çıkarım söz konusu olur. Hiç sorgulamayız acaba çocuğun kendi küçük dünyasında bir sorunu mu var diye. Sorgulayanlar başımızın tacı, orası ayrı.

Şu aşamadan sonra “spoiler” yapabilirim ancak zaten bu film “acaba sonunda ne olacak” diye düşündüren bir film değil. Her dakikası zevkle izlenecek, her bölümünde sizi düşündürecek, başıyla sonuyla sizi etkileyecek bir yapım. Fakat yine de filmdeki dönüş noktalarından birini anlatacağım için yazının devamı kesinlikle “spoiler” içermektedir.

ishaan_resim

Ishaan filmin başında başarısız ve hayta bir çocuk olarak aktarılıyor seyirciye. Sonradan sonradan asıl gerçek anlatılıyor bizlere. Okuldaki başarısızlığının, öğrenme isteksizliğinin, iletişim eksikliğinin ve hayata karşı “isyanının sebebi” o küçük zihniyle idrak edemediği, idrak edemediği için de derdini anlatamadığı hastalığı esasında: Disleksi. Aslında hastalık demek ne kadar doğru bilemiyorum. Disleksi bir öğrenme bozukluğuymuş, temelde dille ve hafızayla alakalı. Zekâyla alakası yokmuş bu rahatsızlığın, hatta çok zeki insanlar da olabiliyorlarmış.  Ben de bunları filmden sonra öğrendim, kendi adıma “yazık bana” dedim. Haliyle dikkatli gözler için ilköğretim çağında yakalanabilecek bir sorun bu. Peki dikkatsiz gözler için?

İşte disleksi hastası olan bir çocuk adına en büyük şanssızlık etrafında bu dikkatli bir çift gözün yokluğu olabilir örneğin. Muhtemelen hayat cehenneme dönecektir o çocuk için. Ishaan için de filmin büyük bir bölümünde bu cehennem çiziliyor ekranda. Buradaki başarı hem hikâye sahibine, hem yönetmenlere hem de Ishaan’ı oynayan Darsheel Safary’ye ait. Yapılan bu üç iş de çok ama çok başarılı. Hikâye son derece etkili ve küçük oyuncumuz o kadar başarılı ki, insan filmin tümünde gerçekten çocuğun disleksi olduğuna ve hayatla mücadele ettiğine inandırıyor kendisini. Zaten bu konuda birçok ödül de almış Safary. Sayısız büyük yaştaki oyuncuya dudak ısırtacak bir oyunculuk sergilemiş filmde. Yönetmenlerden biri Aamir Khan ki kendisi çok bilindik bir aktördür Hint sinemasında. Filmde de oynuyor ve her zaman beğendiğim gibi yine iyi bir oyunculuk sergiliyor. Rolü ise Ishaan’ın rahatsızlığını keşfeden vekil öğretmen. Senaryo yazarı ve ikinci yönetmen Amole Gupte. Hikâye kime ait bilmiyorum fakat işlenişi bir harika olmuş.

Film elbette doğrudan rahatsızlık üzerine kurulmuyor. Yazının başında da değindiğim üzere öncelikle belirtileri ele alınıyor. Bu da, Ishaan’ı okulda başarısız ve çevresiyle sorunlu bir çocuk olarak çiziyor filmin başında. Ancak çocukların iç dünyası biz büyüklerden çok farklı. Tam olarak bilemiyorum ama sanırım büyük çoğunluğumuz da o iç dünyayı hatırlamakta zorluk çekiyoruz kocaman insanlar olduğumuzda. İşte film tam bu noktada bizi o çok önceleri sahip olduğumuz iç dünyaya sürükleyiveriyor. Önümüzde bir zaman geçidi açılıyor ve Ishaan’la beraber çocukluğumuza ışınlanıyoruz. Hayatı onun gördüğü gibi görüyor, çok önemsiz gibi görünen fakat bir çocuk için o an dünyanın en gizemli nesnesi olan şeylere yakından bakıyor, onunla koşuyor, oynuyor onunla uzaklara dalıyor, onunla gülüyor, sinirleniyor, ağlayıp zırlıyoruz. Öyle bir noktaya geliyoruz ki, onun rahatsızlığı yüzünden yaşadığı sıkıntıları yaşamaya başlıyoruz. Farkında olmadan çoktan empati kurmuş oluyoruz kısacası Ishaan’la. Öğretmeninden azar yerken onunla beraber üzülüp utanıyor, ailesinden ayrılma vakti geldiğinde onunla yüreğimiz sızlıyor, ağlıyor, cevabını veremeyeceğimiz bir soru sorulduğunda onunla donup kalıyoruz. İşte bunun arkasında yatan neden hikâyenin başarısıyla beraber Safary’nin muhteşem oyunculuğu.

Filmimiz ayrıca ara ara şiirsel bir kıvama da yaklaşıyor. Bazı sahnelerde olayları anlatım şekli o kadar güzel ki, dönüp iki defa izleme ihtiyacı hissediyor insan. Müzik ve danssız çok az Hint filmi vardır belki de. Bu filmde dans olmasa da bol bol müzik var. Bazı izleyicileri sıkıyor ancak ben hoşlanmaktayım bu ara parçalardan. Eğlenceli filmlerde eğlence dozunu arttırırken dramatik filmlerde de etkiyi katlıyor.

Çok uzattığımın farkındayım ancak film için az bile diyebilirim. Kaldı ki hakkıyla ne anlatabildiğimi düşünüyorum ne de doğru dürüst yazabildiğimi. Sözün özü şunu söyleyelim, çocuklar cidden yerdeki yıldızlar gibi. Esasında hepsi birer ışık kaynağı fakat onları görebilmek için doğru yerde ve doğru ortamda olmamız gerekiyor. Nasıl ki yıldızların göründüğü vakit olan gece vaktinde bile bazen ışık kirliliğinden dolayı onları göremiyorsak, çocukları görmek istediğimizde de bazen hayattaki bilumum “kirlilikler” onları görmemizi, anlamamızı engelliyor. Arada bir, hele hele de bir eğitimci veya ebeveyn isek sürekli olarak, bu kirlilikleri mümkün mertebe azaltmaya gayret göstermeliyiz. İşte, bu filmi izlediğinde herkes kendi tarafındaki kirin farkına varacak,  çocukları biraz daha iyi anlayacak.

Bu film yine “özel bir duruma sahip” birini anlatan Marathon filminden sonra kendi alanında izlediğim en iyi film.  O film için de karalamıştım bir şeyler. Eski günlük tarafında kalmıştı o yazı. Bir ara belki çıkartırım gün yüzüne…

Leyla ile Mecnun’u komedi dizisi sananlar…

Leyla-ile-mecnun

Yazı başlığından devamla, sanmaya devam edebilirler… Fakat beklenti çıtalarını yüksek tutmamaları önemle rica olunur.

Leyla ile Mecnun’u neden şimdi yazıyorum bilmiyorum. Üçüncü sezon finali olabilir mi? Kendisini, etrafımdaki birçok kişinin aksine ilk bölümden beri takip ediyorum, hem de severek. İlk zamanlar ben de komedi, daha doğrusu “absürt” komedi olarak görüyordum kendisini. Nasıl görmeyeyim? Çölde Leyla’sını ararken bulduğunu düşünüp neredeyse bir kutup ayısına sarılan Mecnun vardı ortada. Karşısına çıkan ak sakallı dedenin ağzından çıkan ilk sözler meşhur Lost sayılarımızdı. Gecesinde ise o rüyadaki dede Mecnun’un odasında peyda oluyor ve kay azıcık şöyle kıçlı başlı yatalım diyordu. Normaldi yani komedi kıvamında düşünmem kendisini.

Fakat işin rengi başkaydı. Yukarıda bahsedilen ve ilk bölümde absürt komedi sahnelerine yer veren dizi yine aynı bölümde Mecnun’un “içim yanıyor be içim” sözünden sonra İskender’in dudaklarından şu cümleleri zerk ediyordu dertli bünyelere :

“Yanar bilirim, yanar, yanar… Bir gün biri çıkar karşına, bütün dünyan alt üst olur. Ne diyeceğini, ne söyleyeceğini şaşırırsın. Doğru düzgün düşünemezsin bile, bütün dünyan o olur. Yanındayken bile bir gün çekip gidecek diye korkarsın. Ne öpmeye kıyabilirsin, ne koklamaya. Ne zaman onu düşünsen, sol kaburgan ağrır. Ağlamak istersin, ağlayamazsın…”

Bu cümlelerin etkisi Ahmet Mümtaz Taylan’ın müthiş oyunculuğu ile birleşince birkaç kat daha artıyor. Onunla beraber izleyenin de boğazı düğümleniyor. Her ne kadar bir sonraki sahnede bizi ters köşeye yatırıp güldürse de Leyla ile Mecnun’un buram buram dram koktuğu ta ilk bölümden belliymiş. Zaten ismindeki acıklı hikâye ile müsemma olmayacaksa bu dizi ne anlamı var ki Mecnun’un Mecnun olmasının, Leyla sürekli yanı başındayken Leyla’sızlığının. Bu dizinin hamurunda Leyla’sızlık, senaryosunda dram var.

Kendisini özel yapan şey sadece absürt komedi gibi görünüp altında dram yatması da değil. Çok özel bir yere sahip kendisi. Karakterleri, oyunculukları, oyunculukların dibine kadar insanın zihnine işlemesi, zihnin onlarla bütünleşmesi, her gün akıp giden hayatta hepsinin birilerinin yerine konulması, bunların da ötesinde kendimizi bir karakterin yerine koymamız. Shakespeare’den tiratlar, Attila İlhan, Oğuz Atay ve nicelerinden göndermeler, şiirler. Şiirler, kitaplar. Filmlere, şarkılara, kişilere dokundurmalar. Düzeni eleştirmeler, eleştireni eleştirmeler.

Tabi bu eşsiz yapıtın arkasında sağlam kale olarak senaryo ve o senaryonun arkasındaki Burak Aksak var. Piyasa şartlarında çok zor tutunacak bir eser ortaya çıkarıyor bana göre. TRT’den başka bir kanalda yayımlanabileceğini de düşünmüyorum açıkçası. Yönetmenlerimizin de hakkını yemeyelim, hepsinin yeri ayrı. Fakat Onur Ünlü bir başka elbette. Üç sezondur bekleyen yazı şimdi kotarılmaya çalışılırsa böyle olur işte, toparlaması güçleşir, uzadıkça uzar. Bu nedenle yazıyı daha fazla uzatmak istemiyorum kendisinin ne olduğu ve ne olmadığı hakkındaki düşüncelerimi aktararak. Onu seven çok seviyor, sevmeyen ise sevmiyor (nokta).

Yazı uzayacak ama, zira ortada bir üçüncü sezon finali var. Sonradan izlediğim için yorumlamak, daha doğrusu yapabildiğimin en iyisi olarak kendisinden bahsetmek ancak şimdi kısmet oluyor. Leyla ile Mecnun bu sezon finalinde yüksek ihtimalle kendisini tutabilenlerin boğazını düğümlemiş ve o düğümü şöyle sıkısından, kolayca açılmayanından atmış, kendisini tutamayanları ise salya sümüğe boğmuştur.  Hissettiriyordu esasında üç, dört bölümdür böyle olacağını. Fakat bu kadarını kimse beklemiyordu sanırım. Kızanı vardır, söveni vardır, takdir edeni, yereni vardır. Bu kadar da olmaz, sıktı artık, bitmeli diyeni de çoktur. Diyenleri anlayışla karşılar, iyi yolculuklar dileriz.

Komedi dizisinden beklenen şeyler değil zaten bu sezon finalleri ya da dram yüklemeleri. Kendisini işte tam da bu nedenle sevenleri çok seviyor. Bu dönüm noktaları, hayal mi gerçek mi belli olmayan yanılsamaları , karakterlerin düştüğü bu içler acısı durumlar daha da bağlıyor kendisini bize.  Güneşli bir günde, masmavi bir gökyüzü altında, saçlarını yalayan denizden gelen serin rüzgâra rağmen mutsuz olanların dizisidir kendisi. Melankolik olmayanların işi yok bu gemide…

Şu noktadan sonra okumaya devam edenler olacaksa eğer mutlaka üçüncü sezon finalini izlemiş olsunlar. Tek tek yazmak çok zor olan biteni, en azından hepsini. Ben biraz ana karakterler etrafında dolanacağım. Hemen aklınıza Leyla ve Mecnun gelmesin, onlar zaten hikâyede kendilerine biçilen rolü oynuyorlar.  Esas Leyla artık yok, diğerleri ise birer yanılsamadan ibaret. Mecnun ise dedemizin söylediği üzere kaderini yaşıyor, tercihini değil. Görünen çöl bir bahane, Mecnun için artık her yer çölün ta kendisi. Yine dedemizin ifadesiyle o çölde hapis kendisi.

Benim bahsedeceğim ana karakterler Hırsız Yavuz, Erdal Bakkal ve İsmail Abi. İskender de var elbette fakat diğer üçlümüz için daha ağır sınavlar vardı sezon finalinde. Yavuz için alman pastasını bir daha yemek bir hayal mi sadece? Sonbahar mevsimine veda mıdır bu?  Neredeyse bir sezon boyunca çocuğunu bekleyen Erdal için “oglini” ve Nurten’i aynı ayna kaybetmek nasıl bir sınavdır peki? O hastane sahnesi adeta balyoz etkisine sahip, cevapsız kalan İskender ve Erdal’la birbirlerine sarılmaları. Erdal’ın durumunun azıcık benzerini yaşayanlar için durum ne kadar zorsa, İskender’in cevapsızlığı benzerlerini yaşayanlar için de bir o kadar zordur. İşte o anlarda kelimeler çıkıyor aradan…

İsmail Abi için ayrı bir paragraf gerekiyor. Saflığın temsilcisi İsmail Abi. İnsanlar derde düştüğünde “Abim” diye söze başlayan İsmail Abi. Beklenen değil, hep bekleyen olan İsmail Abi. Burak Aksak’ın, Cengiz Aytmatov’un Beyaz Gemi’sinden esinlenerek yazdığı İsmail Abi. İçinde zerre kadar kötülük barındırmayan, beyaz bir sayfa İsmail Abi. Artık bir gidene daha tahammülü olmadığı için dayanamayıp mavi sulara gömülen İsmail Abi. Mecnun için Leyla ne ise, İsmail Abi için gemi odur. Daha doğrusu gemi perdesi ile beklediği babası odur. Gerçek gemi asla gelmeyecek, diğer gemiler ise sadece birer yanılsamadan ibaret. İsmail Abi için artık her yer denizin ta kendisi. O denizde mahkumdur kendisi.

Güzelde çekilmiş kendisini denize bıraktığı sahne. Handel’in Sarabande’si eşliğinde ağır çekimle önce bir döndü İsmail Abi, sonra o güneşli havada, masmavi gökyüzü altında, esen rüzgâra karşı bıraktı kendisini denize. Mutlu değildi elbette, yılgındı. Gidenlerin dönmeyeceğini bilme yılgınlığıydı bu. “Söyleme dönüp dönmeyeceğini” derken içimde bir umut kalsın demek istiyordu. Gittiğini bildikleri ayrı, dönmeyeceklerini bildikleri ayrı, öldüğünü bildikleri ayrıdır insan için. Bazı gidişler ölümden beterdir ya. Ölüm bir süre üzer, beklemek, umut etmek, dönmeyeceğini bile bile beklemekse her gün. Bir gemi düdüğü duyulur, bu sefer tepkisiz kalmak olmaz, serin sular bekliyordur.

Sezon finali ile bir beklenti daha başladı. Bir sonraki sezon muhtemelen bu Leyla’mızla da vedalaşacağız. Tabi bizi ara ara ters köşeye yatıran Burak Aksak başka şeyler planlıyorsa bilemem. Bakalım Mecnun’un serabı gerçekliğe dönüşte nasıl olacak.

James Bond Skyfall izlenimleri ve evet en iyi Bond şarkısı

Filmde dinleyince öyle hissediyor insan en azından. Zira güzel İstanbul’da başlayan filmimiz hareketleniyor, hareketleniyor ardından malum sahne yaşanıyor, hani Bond’un vurulduğu. “Spoiler” yapıyor demeyin zira tanıtım filmlerinde bile görülüyor bu sahne. Neyse, “Agent down” sözleri siyahi güzelimizin dudaklarından dökülüyor ardından sahne M’ye yönleniyor. M pencerede buğulu gözlerle dışarıyı süzerken işte o muhteşem jenerik başlıyor. Ayrıca o buğulu gözler filmin sonunda da karşımıza çıkıyor, orası saklı kalsın şimdilik.

Şöyle söyleyeyim, şimdiye kadar Bond filmlerinde gördüğüm en güzel jenerikti kendisi. Görsel yönünün nasıl olduğunu anlatmam cidden çok zor. Tamamını izlemeniz lazım. Bond ırmağa düştükten sonra derinlerde süzülüyor. (Düşüş sahnesi bana Bourne serisini hatırlattı). Dibe doğru süzülürken kendisi kocaman bir kadın eli parmaklarıyla aşağı doğru çekiyor. Zaten o sahnede gidişatı anlıyorsunuz. Adele giriyor işte hemen öncesinde ve jenerik ilerliyor. Muhteşem bir görsel şölen, muhteşem bir şarkı, muhteşem bir yorum. Hepsi bir araya gelince bu yazının başlığının ikinci bölümü benim açımdan doğrulanıyor.

Gelelim izlenimlere. Gitmeden önce genel yorumları okuduğumda herkes serinin en iyi filmi olduğunu söylüyordu. Bense arada kaldım. Cidden çok güzel bir filmdi, fakat bu serinin ilk filmi olan Casino Royale ile kıyaslandığında arada kalmamak mümkün değil. Bu nedenle hangisi daha iyiydi kıyaslaması ile kafa yormadan eğer gitmediyseniz filme gidin, pişman olmazsınız.

Her kesimden yorumcunun kullandığı o cümleler doğru. Bu filmde Bond namına her şey işlenmiş durumda. Bol aksiyon, klasik bir kötü, görece güzel kadınlar, farklı mekânlar ve eski Bond göndermeleri. Hani sırf bu iş için saçma sahneler bile çekmişler diye düşündüm kendi kendime :) Makao’daki Komodo Ejderi sahneleri, adadaki kötü karakterimizin silahlı adamlarını alt ediş falan. Tabi Bond’un Makao’ya giriş sahnesi de eski filmleri hatırlattı bana. Gece denizden kayıkla yanaşan Bond, muhteşem ışıklandırmalar, kumarhaneye giriş, güzel bir kadın, barda tanışma, çalkalanmış martini ve ismin söylenmesi faslı. İyi ki bazı şeyler değişmiyor bu seride.

Gerçi değişen şeyler de yok değil. Mesela yeni Q “Patlayan kalem mi bekliyordun? Artık öyle şeyler yapmıyoruz” derken sanırım bir daha böyle şeyleri pek görmeyeceğimizi söylemek istiyordu. Bunun yerine birçok fildme kullanılan saçma teknolojik şeyleri katmışlar ki burası ayrı. Poli bilmem ne yapısında olan virüsler, saniyeler içerisinde tüm MI6 yapısını ele geçiren programlar falan. Ayrıca dahi seviyesinde olan Q’nun görmediği fakat Bond’un fark ettiği şifre, o şifrenin kullanılmasından sonra o poli bilmem ne yapısındaki virüsün haritaya dönmesi :) Teknik konulara çok yakın olmayan birisine bile saçma gelecek şeyler bunlar. Neyse ki eninde sonunda film izlediğimizin farkındayız.

Filmin çatısında iki farklı konu var. Sevgiyle karışık nefret duygusu ve intikam ateşi. Bir diğeri ise artık Bond’un ve MI6′nın 00 bölümünün gerekliliği. Klasik kötümüzün ve Bond’un yolları da aslında bu iki konu sayesinde birleşiyor gibi. Gerisini filmde izleyin :) Ancak, bir “Bond kötüsü” olarak Javier Bardem’i pek beğendim. Abartı oyunculuğu iyi kotarmış Bond serisi için. Zira Bond hayranları için kötüler, hep abartı rollerin insanlarıdır.

Filmde görebildiğim kadarıyla çekimler dört ülkede ve yedi farklı bölgede geçiyor. Malum İstanbul’da başlayan filmdeki tren sahnesiyle kendimizi bir anda Adana’da buluyoruz :) İstanbul için tanıtımlarda da gördüğümüz üzere kapalı çarşı kullanılmış. O civardaki caddeler de işin içine girip hareketli sahneler çekilmiş. Adana’daki çekimleri ise tanıtımlarda işlemişlerdi diye hatırlıyorum fakat olay köprüde son buluyor. Fakat bu hareketli sahneler o kadar güzel örülmüş, o kadar güzel birbiri ardında devam ediyor ki, insan bir süre koltuğa çakılıp kalıyor. Filme gidip merak edenler için o akrepli sahnenin çekildiği yer Fethiye. Öyle bir mekân olacağını ise düşünmüyorum, orası ayrı :) Ana konu İngiltere-Londra’da geçiyor. Diğer ülkelerden biriyse Çin. Şanghay ve Makao kullanılmış daha önce de bahsi geçtiği üzere. Burada bir not düşmek istiyorum. Tamam İstanbul hareketli sahneler için kullanılmış ancak ufak bir tanıtım sahnesi görmek isterdim açıkçası. Şanghay’a yapılmış meselâ bu. Tamam şehir güzel ama İstanbul da rahatlıkla daha güzel şekilde kullanılabilirdi. Şanghay’ın gece yukarıdan çekilen sahneleri ve Bond’un gökdelenin tepesinde havuzda yüzmesi falan insanda resmen o şehre gitme isteği uyandırıyor. Ayrıca hele bir gökdelen sahnesi var ki bence bir başyapıt kendisi. Geçelim son bölüme. Filmin sonlarına doğru İskoçya’ya uzanıyoruz. Açıkçası Bond’un Aston Martin’i ile durakladığı yerde donup kaldım. Büyüleyici bir manzaraydı. Ayrıca yine Bond’un büyüdüğü evin olduğu göl kenarı da cidden görmeye değer.

Sonuç olarak Sam Mandes’e teslim edilen bu film hakkını fazlasıyla vermiş durumda. Filmin sonundaki James Bond devam edecek sözünü de hesaba katarsak sanırım Mendes bu işi biraz daha sürdürecek. Tabi ben Daniel Craig’i sonraki bölümlerde de görmek isterim, bakalım devam edecek mi. Filme gitmek isteyenler için bir iki siteden beğenme oranlarını geçeyim:

Rottentomatoes
Eleştirmenler: %94, İzleyiciler: %98
Metacritic : %84
IMDB : 8.2

Bundan sonrası ufak “spoiler” içerir.

Artık seri yeniden başladı. Moneypenney’nin filme girmesini garipsedim, zira şimdiye kadar tüm seriyi izlemiş biri olarak sanki hep oradaymış gibi izliyordum. Halbuki seri yeniden başlıyor esasında ve Moneypenney henüz giriyor. Hem de siyahi olarak :)
Bildiğimiz Q da başladı seriye. Hep yaşlı halini hatırlayınca genç olarak başlaması da bir farklı oldu benim için. Ayrıca M de yer değiştiriyor bu filmde. “Emma” ve buğulu gözlerine veda ediyoruz.

En iyi Bond şarkısı mı?

Bir Bond sever olarak müzik ve şarkılarını da zevkle dinlemişimdir. Hepsi aynı etkiyi bırakmasa da bazıları var ki normal zamanlarda da defalarca dinletebilecek kadar sevdirmişlerdir bana kendilerini. Örneklerini verelim:

    James Bond 007 – James Bond 007 – Monty Norman (Bunu bilmeyen yoktur, klasik Bond müziği)
    The World Is Not Enough – Garbage – The World Is Not Enough
    Casino Royale – Chris Cornell – You Know My Name
    The Man With the Golden Gun – - Lulu – The Man with the Golden Gun
    Thunderball – Tom Jones – Thunderball
    From Russia With Love – Matt Monro – From Russia With Love
    Goldfinger – Shirley Bassey – Goldfinger
    You Only Live Twice – Nancy Sinatra – You Only Live Twice

Bu sırlama karışık diyebilirim, önceliği yok yani şarkıların. Hepsini ayrı seviyorum. Fakat önümüzdeki haftalarda gösterime girecek olan Skyfall için Adele’in seslendirdiği şarkı var ki, listede üst sıralarda kendisine yer edindi bile benim için. Henüz dinlemeyenler için buyursunlar:

Bu arada Youtube üzerinden Adele’e “şişman” diyerek hakaret ettiğini düşünen, aşağıladığını zanneden zilyon tane ecnebiyi gördükçe kendi insanımızla gurur duymaya başladım. En azından biz doğru düzgün hakaret etmeyi becerebiliyormuşuz.

Sonradan öğrenilenler

İnsan bazı şeyleri sonradan öğrendiğinde (her zaman değil tabi bazen), “Daha önce bilmek/tanımak isterdim bunu/bu insanı” der ya hani, işte Nusrat Fateh Ali Khan (asıl yazılışıyla) benim için o insanlar, değerler arasına girdi. Kendisini anlatmayacağım uzun uzadıya bu karalamada, amacım o değil. Khan, Pakistan doğumlu fakat ünü ve yaptığı işte kabul edilirliği dünya çapında olan birisi. Türkçesi Kavvali (Qawwali) olan bir türde yorumluyor eserlerini. Dileyen Google’a müracaat edebilir. Ben bir örnek geçeyim önce.

Tutup insanı uzaklara çok uzaklara götüren bir tür, yorum, icrâ bu. Benim çok beğenmemin nedeni de bu türde alıp götüren yorum ve eserlere meyilli olmamdan mütevellit sanırım. Gözlerim kapalı, sessiz bir gecede, defalarca, defalarca dinleyebilecek kadar çok sevdim kendisini.

Kendisini dinlerken yine zamanında sonradan öğrendiğim bir başka tür geldi aklıma. Aslında uzun zamandır o türdeki parçaları dinliyormuşum ancak farkında değilmişim: Psychedelic rock

Bir önceki paragrafta alıntıladığım tüm etkileri yapar “Psychedelic rock” bende. The Doors’tan The End veya Jefferson Airplane’den White Rabbit meselâ (yüzlercesinden sadece iki örnek). Bu türü tanımlamak da zor aslında. İnsanın idrak ve algısını değiştiren madde kullananların oluşturduğu bir kültür ve bu kültürden ortaya çıkmış müzik dersek sanırım genel tanıma uymuş oluruz. Ha, beni sorarsanız sigara bile kullanmam ama insanın zevki ve dinlediği müziğe karşı olan tepkisi demek ki değişken olabiliyor, yaşantısına uyması gerekmiyor yani :) Fakat birisi bu parçaları dinlerken halet-i ruhiyesi için “uçuş modu” diyorsa vardır bir yakınlık/yatkınlık mutlaka, öyle değil mi?

Aklıma geldi de, Rana Del Rey’i de bu yüzden seviyor olmayayım …

Ah be Bekmambetov

Bekmambetov‘u Dnevnoy dozor ve Nochnoy dozor filmleri ile tanımıştım, tâ 7-8 sene önce. Farklı bir tarzı ve bakışı vardı kendisinin. İzlemeyenler varsa tavsiye de ederim hâlâ. Sonrasındaysa sanırım herkesin bir şekilde duyduğu Wanted ile çıktı karşımıza. Büyük proje, büyük oyuncular falan. Gerçi büyüklük ilginç bir kıstas, itiraz edenler çıkabilir oyuncu kadrosuna, saygı sözcüklerimizi çakarak devam edelim.

 

Wanted, benim gözümde hikâye açısından ayakları yere çok sağlam basan bir film olmasa da, sonu ile beni kendisinden soğutsa da ele alınışı, bize aktarılışı ve aksiyon sahneleriyle en azından sinemadan çıktığımızda pişman olmadığımız bir filmdi. <spoiler> Ara ara hâlâ, “Öyle bir filme farelerle mi final yapılır” desem de Wanted zihnimde yer etmiş bir filmdir. </spoiler> Çünkü hareketli sahnelerinde kullandığı teknik göze hoş görünüyordu (Matrix’e selam olsun), ayrıca görüntü yönetmeninin çıkarttığı iş de bir harikaydı. Oyunculuklar fena değildi. Uzatmayalım, Wanted başarısızlığın ötesinde, zirveyi zorlamasa da yine “kendi tarzında” bir filmdi Bekmambetov için.

 

Bundan bir süre önce de Abraham Lincoln: Vampire Hunter filminin tanıtımları falan sinemalarda dönmeye başlayınca haliyle heveslenmiştim. Yönetmen Bekmambetov, yapımcılar arasında Tim Burton var, konuda vampirler geçiyor, hem de onları kovalayan Lincoln! Eh, fragman dediğimiz şeyler de başarılıydı. Gerçi ben en dandik filmlere bile artık başarılı fragman çekebildiklerine kanaat getirdim, beni aldatmasına izin vermemeliydim. Heves işte…

Öyle uzun uzadıya değerlendirme yapamayacağım, mümkün mertebe kısa kesip geçmek istiyorum. Evet, hikâye ilginç ancak olmamış. Hani nasıl söylesem, aceleye gelmiş gibi. Filmin ilk yarısı bitip ikinci yarısına geçildiğinde bir ara “Acaba atladılar mı falan” dedim kendi kendime. Şöyle insanı saran, tutup sürükleyen bir yol çizememiş ne Bekmambetov ne de bu işin asıl sahibi Seth Grahame-Smith, ki aslında bu bir romanmış ve kendisi de romanın sahibiymiş.  Senaryoyu da yaz demişler ancak görüyoruz ki senaryo çok farklı bir şey.

Dediğim gibi hikâye aslında ilginç. Amerikan iç savaşı, köleliği isteyenler ve savunanlar vampir! Eh, haliyle bu güzel bir gönderme. Köleliği isteyenler kana susamış, her daim kölelerin etinden sütünden faydalanabilecek, istedikleri gibi hizmet ettirecek insanlardan!, pardon vampirlerden başka kim olabilir ki! Romanı okumadığım için yorum yapamıyorum, belki konu orada güzel işlenmiştir. Fakat filmde çok cılız kalmış bana göre. Muazzam bir Amerikan tarihi hikâyesi (tabi aynı zamanda Lincoln) de yok, hani oradan da kazanmıyor film.

Oyunculuklar? Dedim ya film öyle aceleye gelmiş gibi ki, oyunculuklar falan ön plana çıkamıyor. Genelde bu tür intikam duygusu ile başlayan fimlerde, hatta geneli geçelim başarılı fimlerde, aciz olanı, ezileni sahiplenebilmeli seyirci. Kısacası oyuncuyla, karakterle bağ kurabilmeli.  Yoksa başarı yakalanmıyor oyunculuklarda. Sonra tutup yardımcı rolundeki vampir resmen rol çalıyor esas oğlandan işte. Dominic Cooper’mış kendisi. Biraz Robert Downey Jr. havası gördüm kendisinde. Ayrıca hem oyunculuğu hem de yüz ifadesi Mark Sheppard’ı hatırlattı bana.

Unutmadan, şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Zaten bir süredir çekilen bazı vampir filmleri ve dizileri ile cânım vampirliğin içi boşaltıldı, bir güneşte güneş kremi ve güneş gözlüğü ile gezebilen vampirlerimiz eksikti! Rahat bırakın arkadaş şu vampirleri ya da böyle bir şey yapacaksanız da Russell Edgington gibi peri kanı peşinde falan koşturun.

Uzun değerlendirme yapmayacaktım sözde. Aksiyon sahnelerinin abartılı (ki Bekmambetov’u bu konuda sevdiğimi söylememe rağmen), oyunculukların başarısız, hikâyenin sığ ve yavan olduğu bir filmi izlemek isterseniz gidin diyeceğim ancak film geleli de bir hafta olmuş, ben gecikmişim. Giden gitmiş, beğenmiş, beğenmemiştir zaten.

Bir de arkadaş, film ekibinde hiç mi kimse kendisine sormadı bu Will Jhonson denen arkadaş diğerleri yaşlandığı halde neden yaşlanmadı diye!

Not0: Daha önce 3B filme daha doğrusu filmin 3B olanına gitmeyeceğim diye söz vermiştim kendime, sanırım bu sefer tövbe ettim.

Not1: Uzun zamandır gittiğim filmleri yazmıyorken neden bunu yazdım ben de bilmiyorum. Küllerinden doğan evimizin yarasasını bile yazamamıştım niyetlendiğim halde.

 

 

Ah şu kadınlarımız da olmasa …

Beklenti hep vardı, zira önceki başarıları biliyorduk. Fakat herkes bir “acaba” demiştir içinden, demediyse ne mutlu onlara. Londra 2012 kadınlar 1500m.’nin son 50m.’si sanırım hayatım boyunca olimpiyat yarışlarında izlediğim en heyecanlı ve en güzel anlardan biridir. Spikerin sesinin boğulduğu kadar var yani.

Gerçi çocukluğumdan hatırladığım Naim Süleymanoğlu, onun ardından Halil Mutlu, sonrasında Taner Sağır ve Nurcan Taylan ile halterde yaşadığımız sevinç, benim net hatırladığım Hamza Yerlikaya ile güreş başarılarımız hep sevince boğmuştu bizi. Arada atladığım başka başarılarımız da oldu tabi.

Fakat atletizm öyle bir şey ki, aklıma/aklımıza gelince hep yutkunuyoruz. Elvan Abeylegesse ile sevindik zamanında hem de hiç gocunmadan. Yine olsa yine gocunmam. Fakat içimizden, tam içimizden birilerinin bu başarıyı yakalaması ve hatta geçmesi çok ayrı bir olay.

Bu abla kardeşe, bu kadınlara ne kadar teşekkür etsek azdır. Teşekkürler Aslı Çakır Alptekin, teşekkürler Gamze Bulut.

Peki ben neden şimdi yazıyorum bunu? Gittiğim bir film için yazı yazmaya hazırlandığımda henüz bu başarı için kalem oynatmadığım geldi aklıma, utandım. Film bekler, bu yazı zaten bir gün bekledi, bir gün daha beklesin istemedim.

George’lar da ölürmüş

Hani bir olay bildirim yazısı olmayacak bu, zaten George’un ölümünü bilumum basılı yayın verdi. Gerçi artık basılı yayına da gerek kalmadı. Sosyal medyası olsun, sanal ortamdaki iletişim kanalları olsun istesek de, istemesek de bir şekilde bizi haberdar ediyorlar. Fakat şu cümlenin yazarı bile bu konuda samimi değil aslında, istemese bu bombardımana maruz kalmayabilir. Halimiz bile isteye paparazzilere yakalanmak isteyip, bilinen yerlere giden hatta gittiği yeri haber veren, ardından da “Çekmeyin, çekmeyin” diyen ünlülere benziyor. Neyse, bu kadar sosyal “mesaj” yeter…

Ölmek mi zordur, yalnız ölmek mi? Yaşamak mı zordur, yalnız yaşamak mı? Bileşkesini alalım, yalnız yaşayıp yalnız ölmek ne kadar zordur… “Mutlu bir yalnızlık, mutsuz bir beraberlikten iyidir dostlarım.” diyor Bukowski. Acaba mutsuzlar kabaresinin kadrolu elemanlarının kendisine dayanak yaptığı felsefe bu mudur? Bu bir çeşit avuntu mudur, yoksa gerçeklik payı olan ve hatta bir ömür sonunda ancak anlaşılabilen, sahici, doyurucu, belki biraz da acı bir tecrübe midir. Seçim hakkı var mıdır, yoksa o mu bizi seçer…

Hasan Ali Toptaş da mükemmel yaklaşıyor meseleye: “İnsan yalnızlıktır”, “İnsana en yakın yalnızlıktır insan”.  Eşelemeye kalkışsak altından sayfalarca yorum çıkar, ki insan korkuyor o potansiyele sahip olduğunu düşünmeye. Özümüzde yalnızlık var mı, yok mu bilmiyorum ancak yalnızlık üzerine yazılabilecek çok şey var. Mesele şu ki, yalnız olan bunları yazıp yalnızlığını sonlandırmak ister mi? Zira paylaşmak bir nevi yalnızlıktan sıyrılmak değil midir.

Yine Toptaş’tan alıntılayarak bitirelim: “Yalnızlığın kelimeleri yoktur. O bütün kelimelerden oluşmuş bir kelimedir.”

Peki George? Aslında onun hakkında uzun zamandır haber yapılıyor. Ben uzunca bir süre önce fark ettiğimde kendisi üzerinden neslini kurtarma çalışmaları yürütülüyordu. Sanırım ona soran olmadı hiç yalnız kalmak istiyor mu, istemiyor mu diye. Eşler buldular kendisine, hatta nihai hedefe de ulaşıldı. Ancak ne gariptir ki yumurtalardan hiç yavru çıkmadı. Bir yanda bilim insanları, diğer yanda nesli tükenen hayvanları koruma gönüllüleri, bir başka yanda ise biz meraklı izleyiciler. Herkesin bir fikri vardı, George dışında. Bir tarafta soyu tükenen bir türü zorla çoğaltmaya çalışan, ancak diğer yanda kendi soyunu acımasızca yok etmeye devam eden “insan”, diğer tarafta George. Dili olsa da sorsaydı keşke durumun tezatlığını.  Ah, yine kaydım sosyal “mesaj” vermeye.

George, “Aslında daha ömrü vardı, onlarca sene yaşardı” diyenlere inat öldü.