Adam ola(muş)cak çocuk
Bir kısa film düşünün. 1982 yılında çevrilmiş, içinde hayal dünyasının korku filmleriyle harmanlanmış ögeleri olsun, aynı zamanda Edgar Allen Poe şiirleri gibi okunsun, okuyan da Vincent Price olsun. Bu film ileride çok iyi işler çıkartacak birine ait olsun ve ta o zamanda ortaya çıkartılan bu eser bugün hala güzelliğini ve zarafetini korusun. Evet , bu kısa filmin ismi Vincent, yazarı ve yönetmeni ise Tim Burton. Olsun mu? Olsun.
Geçenlerde sevgili Tarık Tim Burton sevdiğimi bildiğinden Vincent’ı izleyip izlemediğimi sormuştu. İzlememişim bugüne kadar, ne büyük kayıp. Beni haberdar ettikten sonra cezamı kesti: “Yazı yazacaksın izledikten sonra.” Ben de diyetimi ödeme kararı aldım, işte yazı.
Bu yazıları RSS beslemesi ile takip edin
Bir sinema günlüğü: Sinemablog.com
Beni az çok tanıyanlar sinemayı ve film izlemeyi, incelemeyi, eleştirmeyi ne kadar sevdiğimi bilirler (Bknz: Hem buradaki hem de Mürekkep‘teki bazı film yazılarım). Tekdüze yazmamaya özen gösteren, yazacağım film hakkında az da olsa araştırmayı seven bir yapım var. Tarz olarak az çok nasıl yazdığım bu yazılardan bellidir. Çevreden gelen yorumlar pek de fena değil. Hâl böyle olunca insan bazen farklı projeler düşünebiliyor. Örneğin sadece sinema/film hakkında yazabileceğim, serbest bir sinema günlüğü. Tabi bunu hayata geçirmek ve daha da önemlisi süreklilik arz etmesini sağlamak çok kolay değil. Hayata geçirme aşaması belki bir hevesle başarı sağlayabilir ancak süreklilik meselesi bir hayli zordur. İşinizden ve hayatınızdaki diğer meşgalelerden vakit ayıracaksınız, güzel bir yazı ortaya çıkartacaksınız ve bunu yayımlayacaksınız. Bununla da kalmayarak mutat hale getireceksiniz. Güzel bir şey olmasını istiyorsanız bir kişi ile olması güç. Bu proje kafamda bir yerlerde bekleyedursun Sinemablog.com‘a denk geldim. Daha önce de sinema/film hakkında oluşturulmuş günlük ve siteler görmüştüm ancak kafamdaki projeye en yakını, benim tarzıma en benzeyeni Sinemablog.
Linux altında avi dosyalarını bölmek
Bir ara ihtiyacım olduğundan bakınmıştım, GUI olmadan videoları nasıl parçalarım derken avisplit’i buldum. Kendisi transcode ile beraber geliyor. Kullanımı kolay:
avisplit -i ilk.avi -c -o son.avi -t 00:10:00-00:11:00
Bu videonun 10 ilâ 11. dakikaları bölüyor.
avisplit -i ilk.avi -c -o son.avi -t 00:10:00-00:11:00,00:13:00-00:15:00
Bu ise 10-11,13-15′i bölüp tek dosya haline getiriyor.
Aynı şeyi transcode ve ffmpeg karışımı ile de yapabiliriz ancak frame yerine zaman ile yapmayı bulamadım, bilen varsa not düşerse sevinirim.
transcode -i ilk.avi -o son.avi -y ffmpeg -F mpeg4 -V -c 1000-1500,3275-5000
Hey gidi ecdat
Kılıcımızın yaltırığı
Yavuz Sultan Selim, devlet işlerinde düzenli ve programlı hareket eder, istişareyi önemser, vezirlerinin söylediklerini dinler ve kararını öyle verir, karar verdikten sonra da asla dönmezmiş.
Onun zamanında kılık kıyafete düşkünlük, gösterişe kapı aralayan binalar inşası, saltanat tantanası vs. bir kenara itilip yerine tam devlet-i ebed-müddet anlayışına uygun bir ruh imarı başarılmıştır. Tabii bunun için başta kendisi olmak üzere bütün devletlilerde sade bir hayat yaşama tavrı öne çıkmıştı.
Günlerden birinde Venedik elçisi Antonio Justiniani’ye huzura kabul izni verilmişti. Sadrazam ve devlet erkanı bu ziyaretten hoşnud olmayacaklardı. Çünkü hem sultanın, hem de kendilerinin kılıkları pek perişandı. Venedik elçisinin onları bu halde görmesi devlet itibarını düşürecekti. Ama bunu sultana kim söyleyebilirdi? Devir, sultanın disiplin ve celalinden korkanların “İnşallah Yavuz Selim’e vezir olursun!” cümlesini beddua diye söyledikleri devirlerdi. Nihayet Hersekzade Ahmet Paşa bütün cesaretini toplayıp meseleyi hünkara açtı. O da itiraz etmedi ve “Pek doğru söylersin lala, cümle yeni esvaplar giyile!” buyurdu.
Elçinin geleceği gün Kubbealtı’nda divan toplantısı vardı. Vezirler toplantıyı bitirip hep birlikte sultanın yanına arz odasına geçtiler. İçeri girmeleriyle donup kalmaları bir oldu. Meğer sultan yeni hiçbir şey giymemişti. Yalnız elinde bir kılıç vardı ve tahtında otururken onunla oynuyor, pencereden vuran güneşin ışıkları kılıçta yaltırıklar oluşturup odayı dolduruyordu. Kimse hiçbir şey söyleyemedi. Nihayet elçinin geldiği bildirildi ve huzura kabul edildi. Adam kapı kenarında durup namesini takdim etti ve tercüman vasıtasıyla hükümdarın sorularını cevaplandırdı. Konuşma esnasında da hükümdar elindeki kılıçtan yansıyan parıltıları ara ara muhatabının gözüne doğru tutmaktaydı. Konuşma bitince elçinin gitmesine izin verildi. Ardından sultan Hersekzade’ye seslendi:
- Ahmet, var elçi beye sor, ağzını ara… Acep bizi nasıl bulmuşlar?!..
Hersekzade emir baş üzre deyip çıktı. Odada çıt çıkmıyordu. Nihayet paşa geri döndüğü vakit heyecan doruktaydı.
- Sordun mu Ahmet?
- Beli saadetlü hünkarım! “Kılıcının parıltısı öyle gözümü aldı ki kendilerini göremedim bile”, dediler.
Yavuz gülümsedi ve ayağa kalkıp parmağıyla basamaktaki kılıcı gösterdi:
- Kılıcımız parladıkça düşmanın gözü ondan ayrılıp bizi göremez. Ama Allah esirgesin, bir gün paslanır da yaltırıklanmazsa düşman bizi görmek değil, bir de tepeden bakar.
Nostaljinin doruğu: Parliament Pazar Gecesi Sineması ve All My Life şarkısı
90′larda “Am I really here in your arms, This is just like I dreamed it would be”
diye başlayan bir ses yankılanırdı beyaz camda, son derece hoş ve etkileyici bir melodi ve harika bir yorumla beraber. Star TV’nin memnun olduğum 2 icraatinden biriydi bu 80lilerin net bir şekilde hatırlayacağı Parliament Pazar Gecesi Sineması kuşağı (diğeri hala yayımlamakta oldukları Şampiyonlar Ligi maçları). Söylediğim gibi çok hoş bir şarkıyla başlardı: All My Life.
Şarkı Karla Bonoff’a ait ve 1999 yılındaki albümüne bu şarkıyı dahil etmiş. Ancak tabi ki bundan öncesi var zira biz bu şarkıyı 90ların başında bu sinema kuşağı ile dinlemeye başlamıştık bile. Yanlış bilmiyorsam Bonoff şarkıyı bu yıllarda Parliament sigarasının reklamları için söylemiş. Star TV’de bu kuşağa başladığında filmlerden hemen önce, reklam aralarında ve sonunda bu şarkıyı geçerdi. Bazılarının yanlış bildiği üzere burada şarkıyı söyleyen Linda Ronstadt değil. Evet Ronstadt, Aaron Neville ile beraber bu şarkıyı bir düet şeklinde 1989 yılında icra etmiş, hatta çok popüler de olmuş, bir de üstüne ödül almış. Ancak bizim sinema kuşağımızdaki yorum Bonoff’un ta kendisine yani şarkının gerçek sahibine ait. Zaten hatırlarsanız oradaki düet değildi. Şimdi benim kuşağım yani 80liler ne zaman bu şarkıyı duysak 15-16 seneye geri gidiyoruz, yani nostaljinin doruğuna. Düet her yerde bulunuyor da Bonoff’un yorumu pek bulunmuyor, ben vereyim:
Gelelim o yıllara. Yazının devamını okuyun »
Blog hikâyem
Sevgili Fatih bana bir pas atmış ve kısaca söylemek gerekirse günlük hikâyemi sormuş. Lafı çok dolandırmadan cevaplara geçeyim.
1. Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?
2 sene olmak üzere sanırım. O zamanlar ilk düşüncem işletim sistemi olarak kullandığım Linux için bir günlük hazırlamaktı. Ancak Lapis gibi bir yerin varlığını düşündükçe bundan vazgeçtim. Sonraları bari Matematik ile alakalı yazayım dedim, o heves de çabuk geçti :) Sonra akışına bıraktım. Şimdi ne yazacağımı ben bile kestiremiyorum.
2. Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?
Daha önce söylediğim gibi otu böceği yazmıyorum, haliyle seçici olmaya çalışıyorum. Ancak burada akademik bir olay gerçekleştirmediğimden ne yazayım diye de debelendiğim yok. Bazen bir film incelemesi, bazen ilginç bulduğum bir haber, olay, resim, bazen de iki satırlık yazılar olabiliyor içerik. Kısacası belli bir çizgim yok ancak içimden geldiği gibi yazdığım aşikâr.
3. Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?
Eğer geniş bir yazı olacaksa (film incelemesi gibi) haliyle zamandan feragat ediyor insan. Bunun haricinde genelde günlük benden feragat ediyor, garibim arada 1 ay boş kalabiliyor mesela :)
4. Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?
Pek artan bekleyiş yok ancak illa ki gelen giden olduğundan bazen insan çekici gördüğü bir olayı “geçsem mi acaba günlüğe” diyebiliyor. Fakat hayat memat meselesi olmadığından arada kaynayabiliyor da bu. Kısacası çok bir baskı yok, eğer ben de zevk alacaksam yazdığım şeyden, koyarım günlüğe gider.
5. Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?
Ömür el , hayat fırsat verdiği sürece.


