Amatör kamera kullanımı ve günümüzden dört film örneği
Öncelikle belirtmek isterim ki yazıda bahsi geçecek örneklerin hepsi korku türünde olacaktır. Çok fazla “spoiler” içermese de filmler hakkında bilgiler de yer alacaktır. Yazının başlığından da belli olduğu gibi bu filmlerin tek ortak yanı türleri değil, aynı zamanda amatör kamera denilen el kameralarıyla – hatta bazen cep telefonu- ile çekilmeleri. Bu tür herkesin hoşuna gitmez zira filmi takip etmesi oldukça güçtür. Hele hele bol hareketli olanlarında insan bazen film mi izliyor yoksa etrafa odaklanmaya mı çalışıyor bunu bile anlamaz. Ancak belki de bazılarımızın hoşlanma sebebi sadece ama sadece budur. Kendimizi film izliyor gibi değil de olayın içinde hissederiz…
Tarihteki ilk örnek olmayabilir ancak benimkiler arasında ilk sıradaki ve belki de en bilineni ile başlamak istiyorum. İzlemeyen kalmış mıdır bilmem. Bu küçük bütçeli film için öyle bir pazarlama ve reklam kampanyası yapılmıştı ki “Sağır Sultan” bile duymuştu. Bazılarının “abi olay gerçekmiş ha, bu kameraları, kasetleri falan bulmuşlar da öyle film olmuş” yorum veya düşüncelerini duydukça pis pis gülüyordum ben. Filmi izlemeden kendisi hakkında düşüncelerimi belirtmesem de reklam kampanyasının ne kadar etkili olduğunu gözlerimle görüyordum. Benim açımdan çok başarılı olmayan bu film 22.000$’lık bütçesine rağmen 248,300,000$ gibi oldukça büyük bir hasılat elde etti ki, sanırım filmin başarısı ya da başarısızlığı kimsenin umurunda olmadı.
Kısaca: 3 kişinin Blair Witch hikayesinin gerçekliğini araştırmak ve bir belgesel çekmek için dağ tepe tırmanmaları, bu dağ tepe arasında kaybolmaları, bu olaylar gelişirken aralarındaki diyaloglar, tartışmalar, ürpertici bazı olaylar, son bölümünde ise yükselen gerilimi ve finali. Son bölüm haricinde -hatta o bölüm bile tatmin edici olmayabilir- korku ve gerilim filmi izlemek için sinemaya gidenlerin belki de hiddetine maruz kalan bir yapımdır kendisi. Diğer taraftan amatör kamerayla çekilmesi ve gerçekçilik hissi uyandırması farklı bir tecrübe yaşatmıştır. Filmde ısrarla vurgulanan bir başka nokta ise başlarına ne gelirse gelsin kahramanlarımızdan birinin bunu ısrarla filme çekme isteğidir. Kendisi asla ilginç olan tek bir kareyi bile kaçırmak istemez.
Kişisel görüşüm: Açıkçası izlediğime pişman olmuştum. Kısacası “vakit kaybı” olarak düşünen güruh arasındayım ben de. Nasıl bu kadar hasılat elde ettiğini mi merak ediyorsunuz? Adı üzerinde merak.
Listemizdeki ikinci film meşhur George Romero‘nun Dead Series isimli filmlerinin sonuncusu. Bu türü sevenler hemen anımsarlar. Ölen insanların zombi olarak tekrar uyanması ve yaşayanların peşine dönmesidir genel konu. İlkini “Night of the Living Dead” olarak çeken Romero ciddi bir beğeni kazanmıştı serinin bu ilk filmiyle. 114.000$ dolar gibi küçük bir bütçeyle 30.000.000$ gibi bir hasılat yakalamıştı. 10 sene bekledikten sonra 1978 yılında yine yazıp yönettiği “Dawn of the Dead” filmi de kültler arasında girmiştir ve film çevrelerince çok beğenilir. Zamanında 55.000.000$ gibi hatırı sayılır bir hasılat da yapmıştır. Hatta 2004 yılında hatırlanacağı üzere Romero’nun senaryosuna katkıda bulunduğu bir tekrar çekimi bile olmuştur. Haliyle Romero bu başarıyı görünce 1985 yılında “Day of The Dead” ismindeki üçüncü filmi yaptı. İlk ikisi kadar olmasa da yine başarılı bir filme imza atmıştı kendisi. Diğerlerindeki ilginç anlatım tarzı ve oyuncuların benzer performansı filmi iyi kılabilecek noktalardan ikisiydi. Özellikle film afişinde de görülen Bub rolündeki Sherman Howard’ın performansı cidden görülmeye değerdir. Fakat Romero yeni bir fikir üretemediğinden midir yoksa seriyi sonlandırmak istediğinden mi bilinmez uzun bir süre yeni bir film çekmemiştir. Ta ki 2005 yılındaki “Land of The Dead” isimli serinin dördüncü filmine kadar. Benim açımdan çok başarısız olan bu film kendisinden önceki kadar hasılatı bile yakalayamamıştır: 45.000.000$. Romero hoca kötü bir hastalığa kapılmış: Zorlama devam filmleri. İlginçtir ki Holivud stüdyoları ile arası pek iyi olmamasına rağmen seyirciyi etkilemeye yönelik Holivud klişelerini filme sokunca benim gözümde değeri bir anda düşüverdi. Ah be Romero hoca, ne gerek vardı böyle zorlamaya. Nitekim kötü bir film çıkmış ortaya, serideki diğer filmlerle olan kardeşlik bu filmle bozulmuştur zannımca. İlk üç filmdeki ne tat var ne de leziz oyunculuk tarzı. Belki dönem farkından kaynaklanıyordur ancak bunu öngörmeleri gerekirdi.
Evet, hikaye burada bitmiyor elbette. Romero hızını alamamış ve Youtube gibi bir ‘fenomenden’ o kadar etkilenmiş olacak ki, Diary Of the Dead filmini çekmeye karar vermiş. İşte bu filmin yazıma konu olma nedeni budur. Birkaç öğrencinin dünyada zombi istilası tekrar baş gösterdiğinde başladıkları kaçış hikayesi, başlarından geçenler ve bu arada film yapma hevesinde olan aralarından bir tanesinin ısrarla her şeyi kendi kamerasıyla kayda geçirme sevdası. Zaten film burada koptu benim gözümde. Romero hoca her ne kadar “Dünyada yaşananlar artık saklı kalamaz. Savaşlar, katliamlar, bin türlü haksızlık gibi olgular artık teknolojinin bize sağladığı nimetle herkese gösterilebilir. Standart medya kuruluşları bizi sadece kandırmakta, kullanmakta ve kendi çıkarları namına uyutmaktadırlar. Gerçek bilgi bizim elimizdeyse artık paylaşacak gücümüz var” mesajını filmde bize pompalayıp dursa da bu doğru olabilecek mesaj ne yazık ki bu filme gitmemiş. Keşke başka türlü şekilde çıksaydı karşımıza. Yoksa çıkmış mıydı? Bu da ikinci yanlış zaten. Sanki ilk defa söylenmekteymiş gibi bu mesaj işlenip durmuş filmde. Şimdi bir düşünün, kız arkadaşınıza ya da çok yakın bir arkadaşınıza bir zombi saldırıyor ve niyeti hiç iyi değil. 10 metre karelik alanda buna müdahale edebilecek başkaları olsa bile siz sap gibi durur musunuz elinizde kamerayla? Hem de defalarca? Neresinde bu işin mantık? Bahane de şu “her şeyi çekip insanlara göstermek zorundayım, belki binlerce insan bu videoyu izleyip hayatta kalacak”. İyi de zombiler sadece size saldırmıyor bu bir. Youtube’u bir tek siz bilmiyorsunuz bu iki. Her ne hikmetse telefonlar, elektrikler falan kitleniyor ama internet mevcut bu da üç. Film boyunca size bağırıp çağıran kız arkadaşınız ise filmin sonunda dokunaklı bir şekilde size hak verecek! Geçiniz. Ah be Romero hoca ah, 3 filmle yetinseymişsin ne olacakmış ki. Tüm efsane seriyi 2 filmle baltalamışsın. Kaldı ki son filmde sadece ısırılanlar değil, normal şekilde ölenler de zombi oluyor ki fevkalade saçma olmuş. Film çevrelerinde de vasat olarak nitelenen film Romero hoca için hasılat yönüyle tam bir felaket. 2.000.000$’lık bütçeyle çekilen film şu anda dünya genelinde sadece 952.000$ elde edebilmiş durumda. Bunda büyük stüdyoları terk edip kendi çapında kurduğu stüdyosunu kullanmasının faktörü olsa da filmin başarısızlığı da su götürmez bir gerçek.
Kişisel görüşüm: Anlattıklarımdan anlayacağınız üzere pek kötü olmuş film. Büyük bölümünün el kamerası ile çekilmesine rağmen Blair Witch’teki hava bu filmde yok. O yönden de etkisi sıfır diyebilirim, başarısız bir örnek.
Evet yazımızın üçüncü filmi: Cloverfield. Meşhur Lost dizisinin yapımcısı ve senaristlerinden biri olan J.J.Abrams‘ın beyaz perdeye kazandırdığı bir yapımdır Cloverfield. Yönetmeni pek meşhur değildir oysa ki, zaten olması da amaçlanmamış sanırım. Kendisinden önce çekilen bu şekilde farklı filmler olmasına rağmen Cloverfield aralarından başarıyla sıyrılıyor. Filmdeki karakterlerimizin elindeki amatör belgesel izlenimi veren görüntülerinden ortaya çıkan bir “New York’a saldırma” hikayesi bu. 11 Eylülden sonra ABD vatandaşlarının üzerinden bir türlü atamadıkları “acaba yeni bir saldırı olur mu?” düşüncesinin bir iz düşümü. Belkide bu bağlamda Gojira (ya daha bilindik ismiyle Godzilla) ile bile akrabalık kuruyor diyebiliriz. Evet filmde sıradan bir akşam yaşanırken nereden geldiği belli olmayan bir “canavarın” New York’a saldırması, şehrin sokağındaki insanların ne olup bittiğini anlamadan panik havasıyla kaçışmalarıyla şekillenen filmi, ana karakterlerimizin birinin elindeki kameradan izliyoruz. Asıl kahramanımızın arkadaşı konumundaki bu karakter ısrarlı bir şekilde olup biteni çekiyor. Film yapı itibariyle oldukça hareketli olduğundan izlemesi biraz çaba sarf ettiriyor. Fakat hemen belirtmeliyim ki, bunu başardığınız anda filmdeki karakterlerden biri haline geliyor ve sizde koşturmaya başlıyorsunuz. Canavarın ne ve nasıl bir şey olduğu umurunuzda olsa, bazen canavarı görüntülemeye çalışan kameramanla beraber siz de ara ara görmeye, anlamaya çalışsanız bile, asıl amacınız olan kaçma eylemini onlarla beraber gerçekleştiriyorsunuz. Tabi hikayenin farklı bir şekilde örülmesiyle beraber kaçma eylemi bir süre sonra değişiyor ancak temel olay hiç değişmiyor: Filmdeki kahramanlarımızla beraber koşturmak. Filmin etkisini artıran bir başka etken ise tanıdık oyuncuların kullanılmaması. Eğer böyle olsa belki insan gerçekten bir film izlediği düşüncesini böyle bir yapım içerisinde kafasından atamaz. Ancak ilk defa gördüğümüz insanların başından geçen bu hikayeye daha güzel adapte oluyoruz. Oyunculuklar da bu yönde olumlu olunca seyir zevki güzel olan bir yapım halini almış oluyor Cloverfield. Film çevrelerinden de olumlu yönde eleştiri alan filmimiz 25.000.000$’lık bütçesine rağmen dünya genelinde 170.000.00$’lık bir hasılat yakalayarak başarısını seyirciler cephesinde de perçinlemiş bulunmakta.
Kişisel görüşüm: Böyle bir konuya ilginç bir yaklaşım getiren film, sırıtmayan çekimleriyle ve oyuncuların olumlu katkısıyla beraber son senelerde izlediğim kendi türündeki en ilginç ve en güzel film olmuş bulunmakta.
Listemizdeki son film Avrupa’nın sıcak ülkesi İspanyadan. İspanyol sineması çok popüler değil. Vizyonlarımızda sık sık göremiyoruz o diyarlardan filmleri. Yine bizde vizyona girmeyen bu filmi izleme imkanı buldum ve açıkça ifade edeyim ki son zamanlarda izlediğim en güzel İspanya filmiydi. Yazımıza konu olacak bir el kamerasıyla çekilen filmde görüntüyü kaydeden yerel bir TV kanalının kameramanı. Tabi muhabir de hemen yanı başında olan şirin ama bir o kadar hınzır ve hiçbir kareyi kaçırmak istemeyen bir bayan. Çalışan itfaiyecilerin sıradan bir gecesini kayıt etmek amacıyla sallana sallana gezinen bu iki kafadar, itfaiyeye gelen bir yardım haberiyle çekimi hareketlendirmek ister. Bir apartmana girerler ve bir süre sonra ne olduğunu anlamadıkları bir sebepten dolayı bir iki itfaiyeci,bir polis ve apartman sakinleriyle içeride mahsur kalırlar. Dışarıdaki polis kendilerini salmaz ve özel bir durum olduğunu bildirir. Bir çeşit “karantinadır” olanlar. Kısaca hikaye bu. Haliyle filmi kameramanın gözünden izliyoruz. Fakat diğer üç filmimizden çok daha gerçekçi olduğunu hemen söylemek isterim. Sanki o apartman bizim yaşadığımız apartman, ilginç hallere giren komşular da yan kapımızdaki bizim komşular. Hani Ahmet amca çıkıp “böööö” diye üzerimize gelecek sanıyoruz. Roller ve canlandırmalar son derece gerçek. Animasyon olmamasına rağmen biraz makyajla bu kadar iyi iş kotarılmasının sebebi sanırım yönetmenin abartıdan uzaklaşıp daha gerçekçi şeyler yapmaya çalışması. Söylemem gerekir ki bunu da son derece iyi becermiş. Görüp gördüğünüz tüm mekan apartman olunca film klostrofobik bir havada geçiyor. Zaten etkileyici olan noktalardan biri de bu. Nereye kaçsın insanlar? Her geçen saatle beraber bir komşu daha yaşayan bir ölü haline geliyor! Hele bir finali var ki, Blair Witch’e bir selam çakıp, “bakın da görün final nasıl olurmuş” demeye getirmişler diye düşünmekten kendimi alamadım. Uzun zamandır izlediğim en etkileyici finallerden biriydi bu.
Film eleştirmenler tarafından da son derece başarılı bulunuyor. Henüz kısıtlı ülkelerde vizyona girmesine rağmen yaklaşık 18.000.000$ hasılat elde etmiş durumda. Şu anda sadece İspanya, İtalya ve İngiltere’de gösterimde olmasına rağmen iyi bir miktar diyebiliriz. İlginç olan da şu ki, bildiğim kadarıyla henüz Amerika’da vizyona girmemesine, çok kısa bir süre sonra girebilecek olmasına rağmen kendisinin yeniden çekimi olan Quarantine isimli filmin Ekim gibi Amerika’da vizyona girecek olması. Sizce de şaşırtıcı değil mi? Söylenecek diğer bir şey de [Rec] 2′nin de yolda olduğu.
Kişisel görüşüm: Hem uzun zamandır izlediğim en iyi korku-gerilim filmiydi kendisi hem de en iyi finallerden birine sahip. Amatör kamerayla da çekilmesi etkisini bir kat daha arttırmış. Bu nedenle görülmesi gerekenler listesine kendisini mutlaka dahil etmenizi tavsiye ediyorum.
Günümüzden verilen dört örnek ve ikisi başarılı ikisi başarısız (tabi ki bence) dört film. Hepsinin ortak noktası korku-gerilim türünde olması ve amatör kamerayla çekilmesinin yanında, film içinde bu çekim işini ısrarla sürdürmek isteyen birileri, hatta bazılarında saplantı halini alan bu “çekme” güdüsü. Yorumlar yukarıda, izlemek veya izlediyseniz bir daha değerlendirmek size ait.








Bundan sonra film izleyeceksek buraya göz atmakta fayda var. Rec filmini merak ettim şimdi. Cloverfield bir miktar izledim ama acayip zorlandım vazgeçtim:D
Elinize sağlık oldukça detaylı bir inceleme olmuş. Ben genelde korku filmlerini değilde gerilim ağırlıklı olan filmleri seviyorum. Bahsettiğiniz şekilde kamera kullanımına yer verilen filmlerden açıkcası şuana kadar izlememiştim ancak bu yazıdan sonra merak edip izlememek olmaz sanırım. En kısa zamanda bahsettiğiniz filmlere gözatmaya çalışacağım.
Amatör kamera kullanımı mıdır bilmiyorum ancak ben filmlerde kameraların sabit bir açıdan değil de çapraz ya da yakın çekinde hareketli bir şekilde yaptıkları çekimleri çok seviyorum. Hatta bazen ne bileyim kameraya kan veya suç sıçraması gibi efektler filme ayrı bir hava katıyor. Farklı bir gerçeklik hissi uyandırıyor.