Zeki Beşiktaşlı
Bugün itibariyle e-postama düşen ve çok hoşuma giden fıkrayı, büyük bir memnuniyetle aktarıyorum :)
Bir BJK’lı, bir Fener´li ve GS´li Arabistan’da yasak olmasına rağmen bir otelde içki içerken yakalanırlar, mahkemeye çıkarılırlar.Karar İDAM!İtiraz ederler ve karar ömür boyu hapis cezasına çevrilir.Ama o gün bayrama denk geldiği için Prens Hazretleri cezayı kaldırıp hepsine 20 kırbaç ceza verir.Bizimkileri sempatik bulduğu için de bir kıyak daha yapıp herkese cezasını hafifletmek için bir istek hakkı tanır.GS’li: “Sırtıma bir yastık bağlayın” der. 10 kırbaçtan sonra yastık paramparça olur ve pek fayda etmez.Uyanık Fener´li bunu görünce: “Sırtıma iki yastık bağlayın” der.Ama iki yastık bile 10 kırbaca dayanmaz.Sıra BJK’lıya gelince Prens Hazretleri: “Bak BJK’lı sana acıdım. Bu yıl ligde durumunuz kötü, teknik direktörlerden çektiniz vs. vs…Bu yüzden sana iki istek hakkı veriyorum” der…BJK’lı : “O zaman bana 40 kırbaç vurulsun” der .Herkes şaşkına döner.Prens Hazretleri: “Peki ikinci isteğin nedir?” diye sorar…BJK’li pis pis sırıtarak: “Fenerliyi sırtıma bağlayın” der.
Bu yazıları RSS beslemesi ile takip edin
Mükemmel origami
Evrende ne kadar da küçükmüşüz!
İnsanın aklı hayali almıyor, eğer dünyamız bu haldeyse biz nasılız acaba?





Bir Yıl Sonu
İnsanların yeni bir yılın tatlı heyecanını yaşadığı şu dakikalarda benim aklıma bu günün neden yılbaşı olduğu, neden bu günü yıl sonu olarak değerlendirmediğimiz geldi.
Doğru bir yıl geride kalıyor ve yeni bir yıla giriyoruz, peki bu kutlanması gereken bir şey mi? Neden kendimizi sokaklara atar, neden tüketim delisi olur ve neden bir gün sonra (yani girilen yılın ilk günü) her şey normalmiş gibi hayatımıza devam ederiz? Yok, amacım piyasa tabiriyle ’sofistike’ bir şeyler yazmak değil, yazdım da olsun diye karalamıyorum bunları. Cidden “bu işin doğrusu ne olmalı” diye geçiyor içimden.
Geride bıraktığımız yılda acı tatlı bir şeyler yaşanmıştır. Biz bu yaşadığımız tatlı şeyler için mi eğleniyoruz yoksa acılı olanlar geride kaldı diye mi?
Yapmamız gereken şapkamızı önümüze koyup, “arkamda bıraktığım yanlışlar ne acaba” diye düşünerek bir değerlendirme yapmak değil midir?
Neyse yeni yıla girerken kimileri eğleniyor, kimileri eğlenme imkanı bulamadıkları için (bknz:Afrika) ölmekle uğraşıyor. Ölenlere yardımcı olmak belki elimden gelmiyor ama yersiz şeyler için eğlenmeye de içim el vermiyor..
Evet birileri gelip yine, “yılbaşı geyiği yapmışlar, yine Afrika duygu sömürüsüne girmişler” diyecek.
Varsın desinler, birileri yapıyor diye eğlenmediğim gibi, birileri yorum yapar diye yazmaktan alıkoyamam kendimi.
Her şeye rağmen yeni yıl herkese sağlık ve sevgi getirsin efendim..
Bir Yalan Yaşıyoruz
Etrafıma bakıyorum da yalanlar içinde yaşıyoruz. Her şeyimiz buram buram sahte kokuyor, hem de dibine kadar. İfadelerimiz, giydiklerimiz, konuştuklarımız, hissettiklerimiz birer kurmaca.
Giydiklerimizden başlayalım. İnsanlar artık üzerinizdeki kazak bir “marka” değilse, iyiden bir “hıh” çekiyorlar, alaycı bir bakış eşliğinde. Etiket sevdasına düşmüş gidiyoruz. Yafta esirleri olmuşuz, onsuz sokağa çıkamıyoruz, çıkarsak korkuyoruz. Etiket edinip yollara düşüyoaruz ya, tamam artık üzerimizde bir etiket var, ancak bilmiyoruz ki karakterlerimiz çıplak!
Konuşurken dikkat ediyoruz aman nasıl karizmatik ve etkileyici olurum diye, kelimelerimiz bile hür değil. İnsanın kendisi hür olmayınca söyledikleri nasıl hür olsun, beyinlerimiz ve benliklerimiz tutsak bizim.
Sevdiğimizin saçını okşamaya kalktığımızda elimize gelen ya krem ya jöle. Eskide kaldı artık uzun uzun okşanan saçlar, saf, tel tel. Hep bir değişiklik aranıyor, bugün sarı yarın kızıl. Güneş artık kendi rengine vurmuyor saçların.
Yaşanan aşklara değinirsek bu yazı sayfalarca sürer. Aslında aşk demek istemiyorum yaşananlara çünkü bu ihanet olur aşka. Bir insan nasıl 3 aya 3 aşk sığdırabilir ki? Ya da sana aşığım derken bir başkasını düşünür. Yalanın alâsı yaşanıyor, hem de göz göre göre. Yaşananlar kupkuru, yavan. Yazık oluyor aşk diye çırpınanlara.
Kısacası her şey sahteleşiyor yavaş yavaş. İnsanlar unutuyorlar aslında hayatın kısacık olduğunu. Bakmayın, bu satırların yazarı da unutuyor ya da unutacak. Sahte yaşamaya gerek yok hayatı. Burada ne kadar sahte olursak olalım, bir gün üzerimizdekiler beyaz ve gerçek olacak. Sonra herkes eşit ve aynı durumda olacak. Rengin, sözlerin süsünün, görünüşlerin bir anlamı kalmayacak.
Muamele göreceğiz, nasıl yaşadıysak. Bari Cennetlerimiz sahte olmasın!
Bir Garip Roman
İnsan neden dener, neden böyle bir kitap yazar, nasıl başarır bilemem, ancak Fransız bir yazar içinde “e” harfi bulunmayan bir roman yazmış.
Ünlü Fransız yazar Georgec Perec’in yazdığı bu roman aynı zamanda hiç “e” kullanılmadan Türkçe’ye çevrilmiş. Bu da ayrı bir mesele. Yazarın kullanmadığı ve böylece kaybetmeye müsaade ettiği “e” harfi Fransız işbirlikçiler tarafından Nazilere teslim edilen ve toplama kampında ölen annesini temsil ediyormuş. Doğrusu merakımı celbetti, mutlaka bulmalıyım bu romanı.
Not: Bu ilginç roman haberini ,bir o kadar ilginç yazısıyla Zaman gazetesi Turkuaz ekinde bizlere aktaran, yazılarını zevkle okuduğum A.Ali Urala burdan teşekkürler. Artık görür, görmez, ben vazifemi yerine getireyim :-)
Neden
Neden insanlar Blog tutma ihtiyacı duyarlar?
Sanırım içimizde bir şey tutamıyoruz.
Her daim paylaşma ihtiyacı duymaktayız. İşte insanoğlunu diğerlerinden ayıran temel özelliklerden biri de bu olsa gerek. Haykırası geliyor insanın dağlara taşlara. Etrafta pek dağ taş kalmadağından sanal aleme yelken açıp, buralarda bağırıyoruz biz de, biri sesimizi duyar ümidiyle…



























