Kara Şövalye: Bir Joker gösterisi.
Evet gün geldi, yarasa adamın yeni bölümünü izledim. Şimdi geriye kendisinin bir hayranı olarak, ne kadar güzel ve seride çok özel bir yere sahip film olduğunu anlatırken, IMDB’de bir numaraya yükselmesinin ise biraz abartılmış olduğunu izah edebilemem lazım.
Daha önce yazmışdım az sonra söyleyeceklerimi (bir önceki yazımda da değindim). 2005′e kadar benim için iki Batman filmi vardı: Serinin ilk iki filmi , yani Tim Burton‘ın filmleri. 2005 yılına kadar çekilen diğer Batman filmlerine bir türlü ısınamadım. 2005 yılında ise Batman Begins‘de Christopher Nolan o kadar güzel iş çıkartmışdı ki yarasa adamın gözümdeki çekiciliği bir kere daha depreşmişdi. Bu nedenle yeni filmde onun ve son Batman rolünde oynayan Christian Bale‘in de olması beni fazlasıyla mutlu etmişdi.
Öncelikle belirtmek isterim ki Batman diğer kahramanlardan biraz farklıdır. Onun özel güçleri hiçbir zaman olmamıştır. Sadece servetinin sayesinde kendisine hazırladığı araç gereç ve öğrendiği dövüş sanatları ile suçlularla mücadele etmektedir. İşte bu nedenden ötürüdür ki, belki de birçok insanın kendisine yakın bulduğu nadide kahramanlardan biridir. Normal bir insan, ancak aynı zamanda kasvetli bir şehirdeki kahraman. Kaldı ki tüm Batman filmlerinde onun insan oluşu ve bu yükü ne kadar taşıyıp taşımayacağı alttan alttan işlenip durmuştur. Bu filmde ise bunu çok derinlemesine görüyoruz ve meselelerin başlangıcına doğru yol alıyoruz. Fazla ’spoiler’ yapmadan biraz filmden bahsedelim.
Bu yazıları RSS beslemesi ile takip edin
Kara Şövalye - The Dark Knight
Oldum olası bir Batman hayranıyımdır. Çizgi romanından bahsetmiyorum ama, Tim Burton‘ın yönettiği ve Michael Keaton‘ın canlandırdığı filminden bahsediyorum. İlk iki filmin benim açımdan çok özel bir yeri vardır. Bir başka yazıda bahsettiğim üzere nostaljik bir anlamı da bulunur. Gotham şehrinin o kasvetli havası ve filmin plastiği o kadar hoşuma gitmişti ki, yıllardır hala zevkle izlerim o iki filmi. Serinin daha sonrası için pek iyi şeyler düşünmüyorum, suyunu çıkartmışlardı. Ta ki Batman Begins filmine kadar. Filmi gayet başarılı bulmuşdum. Hem Christopher Nolan iyi bir film yönetmiş, hem de sevdiğim bir oyuncu olan Christian Bale rolün altından iyi kalkmışdı. Kısacası benim için yeni bir soluk olmuştu bu. Şimdi bu ayın 25′inde yeni filmi geliyor yarasa adamımızın: The Dark Knight. Amerika’da bizden önce vizyona girdi tabi.
Şimdi, eğer hala görmediyseniz şaşırtıcı ilk bilgiyi vereyim size:
User Rating: 9.6/10 (69,135 votes)
Dünyanın Merkezine Yolculuk - 3B Eğlence
“… ve çocuklar gülüşür”. Kısaca özetlemek gerekirse böyle bir yorum çıkabilir film için. Zaten kendisi de çok fazla bir şey vereceği iddiasında değil sanırım: Bir hafta sonunu şöyle 3B zenginliğinde eğlence ile doldurmak. Bu hedefine de ulaştığını belirteyim. Öncelikli tavsiyem sakın ama sakın 3B özelliği olmayan bir sinemada izlemeyin bu filmi, yoksa geriye hiçbir zevk kalmaz. İlk gittiğim sinemada öncelikle orijinal dildeki seans biraz geç olduğundan, daha çok ise 3B olarak verilmediğinden filme girmedim. Söylene söylene başka bir sinemaya gittim. Orada orijinal dildeki seans çok daha geçti, haliyle orijinal seslendirmeye giremedim. Allah’tan bizimkiler seslendirmeyi iyi yapıyorlar, gönül rahatlığıyla dublajlı olanı da izleyebilirsiniz.
En son izlediğim 3B film Beowulf‘du. 3B olmasına rağmen pek zevk alamamışdım. Bence karakterler son derece başarılıydı ama 3B’ye pek iyi hizmet edememişdi film. Fakat Dünyanın Merkezine Yolculuk bence tam on ikiden vurmuş. 3B severler için oldukça iyi iş çıkartıldığını söyleyebilirim, kaldı ki küçüklerin gülüşmelerinden ve zevk aldıklarını gösteren her hallerinden bu belliydi. Efendim, şimdi küçük dediysek illa da sadece küçükler bu filme gidecek diye bir kaide yok :) Hafta sonunda stres atmak isteyen biz büyükler de pekala gidebiliriz filme, bakınız ben gittim :D
Wanted: Olmadan koparılmış meyve
Timur Bekmambetov kusura bakmasın ancak filmi izledikten sonra yukarıdaki tanım geldi aklıma. Açıkçası hayal kırıklığına uğradım. Hele ki tanıtım filmlerini internette ve sinema reklamlarında gördükten sonra beklentim çok yükselmişti. Hani neredeyse Matrix’in yol açtığı o aksiyon tadı yeniden sinemalara geldi gözüyle bakıyordum. Eh, yazının başından rengimi açık ettim, gerisini okuyup okumamak size kalıyor. Bekmambetov’u aslında izlediğim iki filminden dolayı beğenirim: Night Watch ve Night Watch 2. Tamam belki dillere destan olacak filmler değildir ancak en azından kendisini farklı şekilde ifade edebilen bir tarzı vardır bu filmlerin. Hani izlendiğinde bu farkı hissederiz, yönetmenin bir nevi mührüdür. Böyle büyük bir projenin, bu kadar iyi oyuncuların içinde bulunduğu bir filmin başına böyle bir yönetmen gelince, tanıtım filmleri de umut vadedince insan ister istemez bir beklentiye giriyor. Suçlu ben değilim yani! Şöyle dilim döndüğünce fazla “spoiler” yapmadan filmi eleştirmeye çalışayım.
Amatör kamera kullanımı ve günümüzden dört film örneği
Öncelikle belirtmek isterim ki yazıda bahsi geçecek örneklerin hepsi korku türünde olacaktır. Çok fazla “spoiler” içermese de filmler hakkında bilgiler de yer alacaktır. Yazının başlığından da belli olduğu gibi bu filmlerin tek ortak yanı türleri değil, aynı zamanda amatör kamera denilen el kameralarıyla - hatta bazen cep telefonu- ile çekilmeleri. Bu tür herkesin hoşuna gitmez zira filmi takip etmesi oldukça güçtür. Hele hele bol hareketli olanlarında insan bazen film mi izliyor yoksa etrafa odaklanmaya mı çalışıyor bunu bile anlamaz. Ancak belki de bazılarımızın hoşlanma sebebi sadece ama sadece budur. Kendimizi film izliyor gibi değil de olayın içinde hissederiz…
Tarihteki ilk örnek olmayabilir ancak benimkiler arasında ilk sıradaki ve belki de en bilineni ile başlamak istiyorum. İzlemeyen kalmış mıdır bilmem. Bu küçük bütçeli film için öyle bir pazarlama ve reklam kampanyası yapılmıştı ki “Sağır Sultan” bile duymuştu. Bazılarının “abi olay gerçekmiş ha, bu kameraları, kasetleri falan bulmuşlar da öyle film olmuş” yorum veya düşüncelerini duydukça pis pis gülüyordum ben. Filmi izlemeden kendisi hakkında düşüncelerimi belirtmesem de reklam kampanyasının ne kadar etkili olduğunu gözlerimle görüyordum. Benim açımdan çok başarılı olmayan bu film 22.000$’lık bütçesine rağmen 248,300,000$ gibi oldukça büyük bir hasılat elde etti ki, sanırım filmin başarısı ya da başarısızlığı kimsenin umurunda olmadı.
20 yıllık hasret sona erdi: Indiana Jones ve Kristal Kafatası Krallığı - Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull
İlki yapıldığında ben henüz 1 yaşımdaymışım, sonuncusunda ise 9. Aradan neredeyse 20 yıl geçmiş. Haliyle tüm seriyi televizyondan izlemek nasip oldu. Çocuk gözümle beni o kadar etkilemiş ki tevekkeli değil, macera dediğimizde hala aklıma gelen iki isimden biri Inidana Jones‘tur -diğeri ise bir başka yazıya konu olabilecek MacGyver, 80′liyim işte ne yapalım :) - Şimdi serinin 4. filmi sinemalarda,ilk günden gittim izledim. Öncelikle şunu belirteyim ki Indiana Jones serilerini sevmek için bazı şeyleri kabullenmek gerekiyor. Bu filmleri oluşturan 3 ortak isim de aynı şeyi hedeflemiş öteden beri: Macera ve eğlence karışımlı, 30′ların ucuz filmlerine benzeyen büyük bütçeli yapımlar. Aslında bunu doğrudan hedefleyen George Lucas ve Steven Spielberg. Harrison Ford ise eşsiz oyunculuğuyla karaktere hayat katmış. Ne diyorduk, ha bazı şeyleri kabullenmemiz lazım. Mesela nedir bunlar?
- Bir kere tüm filmlerin sonu bellidir. Kahramanımız asla başarısız olmaz ve sonunda her zaman iyi taraf kazanır.
- Kahramanımızın başından bin türlü hadise geçse de bir şekilde kaçmayı veya kurtulmayı başarır. Bu çok saçma bir şekilde de olabilir, tamamen şans eseri de.
- Maceradan maceraya koşarken, etrafta kurşunlar cirit atıyorken ya da arkasından azılı bir tehlike gümbür gümbür koşturuyorken bile kahramanımız ve çevresindekiler espri yapmaktan kaçınmazlar. Esprinin yanında çekişme ve kavgalara da şahit oluruz.
- Filmleri izlerken ara ara “acaba cidden profesyonel bir macera filmi izliyor muyum?” havasına kapılınır ki bu yazının girişinde açıklanmaya çalışılmıştır.
- Genel olarak toparlarsak; filmlerin B kategorisi temel alınarak yapıldığı, bu nedenle sadece eğlence ve macera filmi gözüyle izlenmesi gerektiği unutulmamalıdır.
Gördüğünüz gibi son madde çok önemli. Zaten bu maddeyi sindiremeyenler Indiana Jones serisini sevemezler. Kaldı ki ortada bence 3 tip izleyicisi vardır. a. Serinin delileri b. Sırf eğlence olsun diye izleyenler c. Hiç sevmeyenler. Kendim kesinlikle bir a sınıfı izleyicisiyim. Haliyle tarafsız bir yazı beklemeyin :)
The Forbidden Kingdom - Yasak Krallık: Eğlence arayanlara
Aslında niyetim Iron Man‘i görmekti fakat bir süre önce bu düşüncemi değiştirip bu filme gittim. İyi de etmişim. Baş roldeki iki arkadaşı da severim - sanki beraber yaptık askerliği :) - Jackie Chan‘i senelerdir izliyorum, tam olarak çocukluğuma denk gelmese de filmlerini nedense hep zevkle izlemişimdir. Kötülerin öldürmediği, hep birilerinin dayak yediği fakat yine ölmediği, böyle ailecek izlenebilecek, her filminin sonunda yüzümüzde bir tebessümle ayrılacağımız bir çizgisi var Chan filmlerinin. Bu çizgisini senelerdir bozmadı, çok az hatırlarım kan gördüğümü filmlerinde. Ha iş böyle olunca zirve filmler oluyor mu? Cevap hayır fakat kendisinin de niyeti bu değil sanırım. Bir yerlerde röportajını izlediğimden “İnsanların ölmediği, eğlenceli , dövüş sanatlarının az da olsa yer bulduğu filmlerde yer almak hoşuma gidiyor” mealinde bir açıklamasını hatırlar gibiyim.
Jet Li‘nin ise stili biraz daha farklı. Yine kendisinin tarzını severim, iyi mi kötü mü demeden bir çok filmini izlemişimdir. Beni çeken ne inanın bilmiyorum ama ben bu adamı seviyorum. Şu ana kadar birçok rolde izledim, kötü olanları da dahil, pek öyle memnun kalmadım diyeceğim bir filmi yok. Tabi yine birçoğu bir şaheser olmaktan öte olsa da aralarında bazıları var ki çok memnun kalmışımdır: Huo Yuan Jia, Danny the Dog, Ying xiong ve Jing wu ying xiong filmlerini bunların arasında sayabiliriz.
Şimdi bu ikisi film yapar da ben gitmez miyim :) Buyurun merak ediyorsanız filme geçelim.
John Rambo da evine dönermiş
Aslında başka bir film için yazacaktım fakat Rambo‘yu izleyince dayanamadım. Sen ne yapmışsın böyle Sylvester ağabey. Ne zamandır bu kadar canlı kanlı savaş! filmi izlememiştim. Aslında bunu ciddi anlamda söylüyorum. Birçok filmin pabucunu dama atmış çatışma sahnelerinde. Daha önceki bir yazımda eski Rambo serisini izleyip beni etkisine alma sebebinin çocukluğum olduğunu anladığımı söylemiştim. Hani filmleri izlerken hep bir tebessüm oldu suratımda, nostalji yaptım. Ancak bu son filmde işler değişti. Tamam Stallone yönetmen koltuğuna geçtiği bu son filmde eski çizgiyi korumaya çalışmış gibi. Ancak olaylar ilerledikçe şaşkınlığımı gizleyemedim.
Habitación de Fermat, La
Veya İngilizce ismiyle Fermat’s Room, bizdekiyle Kapan. Bizimki biraz zayıf kaçmış. En azından konuyu okumayan birisi filmi es geçebilir. Hem bizim gibi az Matematikle içli dışlı olanlar da bir şey anlamayabilir. Neyse ben filme döneyim. Bu sefer baştan uyarayım, filmin konusu ve olaylar hakkında biraz detaya ineceğim, ’spoiler’ istemeyenler hemen bıraksınlar okumayı.
Eğer izlemişlerse konuyu ilk görenler hemen Cube serisini hatırlayacaklardır. Belki biraz da Pi canlanacaktır zihinlerinde. Bende de haliyle bu iki filmi hatırlattı Fermat’nın Odası. Hal böyle olunca ilgimi de çekti fakat içten içe İspanyolların bu işi ne kadar iyi kotaracaklarını da düşünmüyor değildim. Yönetmenleri tanımıyordum, oyuncuları tanımıyordum fakat konu üstün körü bakınca ilgi çekici geliyordu.
Fakat baştan belirteyim ki ne yazık ki ikisinin de bıraktığı etkinin üçte birini bile bırakmadı bende. Sebeplerini bilahare açıklayalım. Fakat önce Cube ve Pi’den bahsedelim biraz.
The Mist - Sis
Açıkça söylemem gerekirse Stephen King‘in hiçbir romanını veya hikayesini okumadım. Fakat roman veya hikayelerinden derlenmiş birçok sayıda filmini izlemişimdir. Kitaplarını okumadığım için filmlerin uyarlamasının ne kadar güzel ve isabetli olduğunu tam olarak bilemiyorum fakat izlediğim filmleri çok beğenmişimdir. Şöyle bir saymak gerekirse The Shining, Pet Sematary, The Shawshank Redemption, The Green Mile, Dreamcatcher, Secret Window, 1408. Bu filmlerin hepsini sevmişimdir. Ancak aralarından üçünün yeri çok ayrıdır. The Shining izlediğim en iyi gerilim filmlerinden biridir. The Shawshank Redemption ve The Green Mile ise kendi türlerinin zirve filmleridir. Stephen King’in hikayeleri birer deha eseri ancak bunları beyaz perdeye aktarmak da bir maharet meselesi. Uyarlama yapmak her zaman zordur. Kitapları okuyanlar memnun kalmaz,aynı tadı vermez veya kitapları okumayanlar hikayeyi yeterince kuvvetli bulmaz vs. Ancak yukarıda saydığım filmler benim gözümde belli bir çıtanın üzerindedir. Ayrı olarak belirttiğim filmler ise birer zirvedir. İşte bahsettiğim son iki filme imzasını koyan yönetmen Frank Darabont‘tur. Darabont filmlerinde o kadar etkili iş yapmıştı ki hem Stephen King hem de biz izleyiciler ziyadesiyle memnun kalmıştık. Hal böyle olunca The Mist‘i yöneten ismin Darabont olduğunu duyduğumda oldukça sevinmiştim. Her ne kadar The Mist’in türü bu iki filmden oldukça farklı olsa da Darabont ince iş seven bir yönetmen olduğundan mutlaka iyi bir şeyler çıkacağını hissediyordum.
Yazının devamını okuyun »



