Popüler tarih sever misiniz? Sizi şöyle alalım: NTV Tarih
Reklamını ilk gördüğüm anda karar vermiştim alıp bakmaya. Çok fazla akademik düzeyde tarih dergisi takip edecek ne bilgim var ne de gereksinimim. Bu nedenle tarihin bize biraz daha yontularak anlatıldığı, hani günümüzdeki popüler tarih diye tabir edilen tarafına ilgi duymaktayım. Zamanında neden Popüler Tarih dergisini takip etmemişim diye de düşünüyordum bir yandan. NTV Tarih’in çıkması oldukça işime geldi. Derginin ilk sayısını çok beğendim ve haliyle ikinci sayıyı da aldım. Kıvamı iyi tutturmuşlar. İnsanı sıkmayacak, merakını uyandıracak konular seçilmiş ve benim gibi meselenin avamları için çok da teknik teferruata girmeden anlatılmış. Sıkılmadan okunabiliyor dergi. Bir yandan çayınızı, kahvenizi yudumlarken diğer taraftan tarihin küçük veya büyük noktaları arasında yolculuğa çıkabiliyorsunuz.
İlk sayının ardından haliyle okuyucu eleştirileri gelmiş dergiye ve bunlar yayımlanmış. Çoğunluğunun olumlu yönde olduğu bu eleştiriler arasında dergiyi “magazin saçmalığı” olarak bulanlar da mevcut. Beklentiden kaynaklanıyor sanırım bu yanılgı. Zaten NTV Tarih kendisini popüler tarih dergisi sınıfına sokuyor. Bir diğer olumsuz eleştiri noktası ise fiyatı. Türkiye şartlarında 5 Lira çok az para değil doğrudur ancak ayda 5 Lira nerelere gitmiyor ki?
İlk sayıdaki yapılan hataların iletildiği bir de bölüm mevcut ki oldukça hoşuma gitti. Bazıları “bir tarih dergisi bu gibi hataları nasıl yapabilir” diye soracak olsalar bile ben hoşgörülü olma taraftarıyım. Kaldı ki kendileri Noel Baba’dan ve hatta perilerden bile özür dilemişler :)
Derginin sitesine de şuradan ulaşabilirsiniz.
Bu yazıları RSS beslemesi ile takip edin
Hey gidi ecdat
Kılıcımızın yaltırığı
Yavuz Sultan Selim, devlet işlerinde düzenli ve programlı hareket eder, istişareyi önemser, vezirlerinin söylediklerini dinler ve kararını öyle verir, karar verdikten sonra da asla dönmezmiş.
Onun zamanında kılık kıyafete düşkünlük, gösterişe kapı aralayan binalar inşası, saltanat tantanası vs. bir kenara itilip yerine tam devlet-i ebed-müddet anlayışına uygun bir ruh imarı başarılmıştır. Tabii bunun için başta kendisi olmak üzere bütün devletlilerde sade bir hayat yaşama tavrı öne çıkmıştı.
Günlerden birinde Venedik elçisi Antonio Justiniani’ye huzura kabul izni verilmişti. Sadrazam ve devlet erkanı bu ziyaretten hoşnud olmayacaklardı. Çünkü hem sultanın, hem de kendilerinin kılıkları pek perişandı. Venedik elçisinin onları bu halde görmesi devlet itibarını düşürecekti. Ama bunu sultana kim söyleyebilirdi? Devir, sultanın disiplin ve celalinden korkanların “İnşallah Yavuz Selim’e vezir olursun!” cümlesini beddua diye söyledikleri devirlerdi. Nihayet Hersekzade Ahmet Paşa bütün cesaretini toplayıp meseleyi hünkara açtı. O da itiraz etmedi ve “Pek doğru söylersin lala, cümle yeni esvaplar giyile!” buyurdu.
Elçinin geleceği gün Kubbealtı’nda divan toplantısı vardı. Vezirler toplantıyı bitirip hep birlikte sultanın yanına arz odasına geçtiler. İçeri girmeleriyle donup kalmaları bir oldu. Meğer sultan yeni hiçbir şey giymemişti. Yalnız elinde bir kılıç vardı ve tahtında otururken onunla oynuyor, pencereden vuran güneşin ışıkları kılıçta yaltırıklar oluşturup odayı dolduruyordu. Kimse hiçbir şey söyleyemedi. Nihayet elçinin geldiği bildirildi ve huzura kabul edildi. Adam kapı kenarında durup namesini takdim etti ve tercüman vasıtasıyla hükümdarın sorularını cevaplandırdı. Konuşma esnasında da hükümdar elindeki kılıçtan yansıyan parıltıları ara ara muhatabının gözüne doğru tutmaktaydı. Konuşma bitince elçinin gitmesine izin verildi. Ardından sultan Hersekzade’ye seslendi:
- Ahmet, var elçi beye sor, ağzını ara… Acep bizi nasıl bulmuşlar?!..
Hersekzade emir baş üzre deyip çıktı. Odada çıt çıkmıyordu. Nihayet paşa geri döndüğü vakit heyecan doruktaydı.
- Sordun mu Ahmet?
- Beli saadetlü hünkarım! “Kılıcının parıltısı öyle gözümü aldı ki kendilerini göremedim bile”, dediler.
Yavuz gülümsedi ve ayağa kalkıp parmağıyla basamaktaki kılıcı gösterdi:
- Kılıcımız parladıkça düşmanın gözü ondan ayrılıp bizi göremez. Ama Allah esirgesin, bir gün paslanır da yaltırıklanmazsa düşman bizi görmek değil, bir de tepeden bakar.



