Microsoft kimlik mi belirliyor?

Sorunun cevabı aslında belli: Evet.
Bugüne kadar Microsoft’un bu işi yaptığını ya da yapmaya çalıştığını hepimiz biliyoruz. Zira Windows altındaki gizli kullanıcalar olsun, Media Player’ın tuttuğu müzik zevki bilgilerine kadar bir çok şey gün yüzündeydi. Bütün bunlar MS’nin kimlik belirleme çalışmalarının kokusuydu. Şimdi mutfakta daha iyi yemekler pişmeye başladı zira gelen kokunun yoğunluğu artmış durumda. Nasıl mı? İlk ağızdan yapılan açıklamalar sayesinde.
Kısaca düşünceleri ve planları şu; insanların gezinme tercihlerine bakarak onlar hakkında bilgi toplayabiliriz. Bu bilgiler arasında müzik zevki, dini ve politik görüşler, yaş, yaşanılan yer bunun da akabinde isminiz ve soyadınız, kısacası attığınız her adım bulunmakta. Microsoft’un Bejing/Çin’deki yazılım mühendislerinden biri olan Jian Hu World Wide Web 2007 konferansında “insanların seyir geçmişleriyle kişilikleri arasında çok yakın bir ilişki vardır” demiş ve buna örnekler bile vermiş. [1] Kendisinin iş arkadaşlarından olan Hua-Jun Zeng ise bunu yapacak programın yeni bir cookie(çerez) sistemi kullanarak bilgi toplayabileceği gibi bilgisayarınızda tutulanları da kullanabileceğinin izahatını yapmış. Şu anda programın! sizin yaş ve cinsiyetinizi belirleyebildiği ancak ilerleyen zamanlarda yaşadığınız yer,özellikleriniz,mesleğiniz gibi kimlik bilgilerinizi de tespit edebileceğini ummaktalar! Kendileri yaptıkları işten rahatsız olmasalar da Cambridge Üniversitesinden bilgisayar güvenlik mühendisi olan Ross Anderson bu durumun yasal olmadığını ve Microsoft’un başının ağrıyabileceğini belirtmekte. (Tabi ilerde bu yaptıklarını inkar etmezlerse).
Programın üzerinde yapılan çalışmalar ve nerede olduğu yine ilk ağızdan söylenmiş. [2] Yine Microsoft’tan birisi olan Kim Cameron kariyeri boyunca üzerinde çalıştığı ancak en önemli meyvesini geçen sene aldığı bir sistem üzerinden bahsetmiş. Şu anda Vista’da bulunan ve XP için de indirilebilir! durumda olduğunu belirttiği sistem tam olarak yukarıdaki anlatılanları yapıyor! Bir çok site bu programı çoktan kullanmaya başlamış ve klasik kullanıcı adı ve parola tanımlasına ek olarak bir takım bilgileri de istemekte ve oluşturmaktaymış (sanırım biz müsaade edersek!).
Peki Microsoft bütün bunları yaparken ne düşünmekte? Amacı tam olarak ne?
Tamamen safiyane! bir şekilde yapılan bu icraattan tabi ki Microsoftun beklentisi müşterilerini memnun etmek. Eh bunu yanında kendisi de bundan pay çıkartabilir. Düşünsenize diğer şirketlerin Microsofta kendi müşterilerinin bilgilerini vermeleri için neler teklif edebileceğini. Örneğin bir sağlık kuruluşunun ülser hakkında araştırma yapan müşterileri merak edebileceği gibi bir başka şirket ise saç bakımı hakkında araştırma yapanların kimlik bilgilerini rica edebilir. Daha da önemlisi FBI gibi kuruluşlar da Microsoft’un kapısını rahatlıkla çalabilir. Sizce çalmaz mı? Çoktan çaldılar bile. [3] [4] [5]
Kaynaklar:
1.1.http://www.newscientisttech.com/article.ns?id=mg19426046.400&feedId=being-human_rss20
2. http://www.theinquirer.net/default.aspx?article=39662
3. http://www.microsoft.com/presspass/press/2004/jul04/07-21NCFTAPR.mspx
4. http://news.zdnet.com/2100-1009_22-6040521.html
5. http://www.microsoft.com/presspass/press/2005/aug05/08-26ZotobArrestPR.mspx
Haber kaynağı:
http://yro.slashdot.org/article.pl?sid=07/05/22/2223236
Bu yazıları RSS beslemesi ile takip edin
Kablosuz ağınız ne kadar güvenli?
Her gün güzelce keyfini sürdüğümüz kablosuz ağımızda (kabloluda da) ne kadar güvendeyiz acaba? Aslında sorunun cevabı aşikar: hiç de güvende değiliz. Buna bir çok örnek verebiliriz ancak ben size kullandığınız kablosuz bağlantı oturduğunuz şehirden, caddeye kadar internette listelenebilir desem ne dersiniz? Bazı çalışkan arkadaşlar http://www.wigle.net/gps/gps/GPSDB/onlinemap/ adresinde bunu sağlamaktalar, hem de bir dünya haritası üzerinde. Ancak şimdilik Türkiye için bağlantılar görünmemekte, bilmem ne zaman bu haritaya gireriz. Ben sizin için Almanya civarlarından bir örnek aldım, buyurun:
Not: Sitedeki harita arada bir zaman aşımına uğrayabiliyor.
Panama kanalı
Bana gelen bir e-postadan alıntıdır.
Bildiğiniz gibi Panama Kanalı Atlantik Okyanusu ile Pasifik okyanusunu birbirine bağlar ve bir okyanustan diğerine geçmenin en kısa yolu ya dünya turu yapmak, ya da Güney Amerika kıtasını çepeçevre dolaşmaktır. İki okyanusu birbirine bağlayan göl/kanal’ın deniz seviyesinden yüksekliği ise 26 metredir. Bir okyanustan diğerine geçmek için gemiler yokuş yukarı çıkamayacağına göre kanalı nasıl geçerler? Bunu görmelisiniz, insanoğlu neler yapıyor?
http://www.pancanal.com/eng/general/howitworks/como-tour1.html
http://www.pancanal.com/eng/general/howitworks/como-funcion1.html
İlk bağlantı sistemi kuş bakışı anlatmış. İkincisi ise sistemin nasıl çalıştığını anlatıyor. Çok büyük olmayan iki flash dosyası bunlar.
Centrino nedir?
Çevremde gördüğüm kadarıyla genellikle “centrino” kavramı yanlış bilinmekte. İnsanların bir çoğu centrinoyu dizüstü bilgisayarlarında kullandıkları işlemci olarak biliyorlar. Ben de bu kavram üzerinde okuduklarıma binaen biraz bilgi vereyim istedim.
Intel Centrino ismini öyle güzel ön plana çıkarttı ki, bir anda dizüstü bilgisayar piyasasında centrino ismi kasıp kavurmaya başladı, ancak eksik bilinerek. Intel’in 2003 yılında görücüye çıkarttığı centrino bir işlemci değil aslında bir platformun ismi. Bu platformda ise 3 yapı bulunmakta:
- İşlemci
- Yonga seti
- Kablosuz ağ adaptörü
Kısaca dizüstü bilgisayarınızın centrino platformunda olması için bu 3 bileşenin de makinenizde mevcut olması gerekmekte.
İlk Centrino
Centrino ilk çıktığı günden bu güne kadar çok yol kat etti. 2003 yılında piyasaya sunulan centrino platformunda temelleri Pentium3′e dayanan Banias kod adlı Pentium M işlemci, Intel’in dizüstü bilgisayarlar için hazırladığı yonga seti olan 855 serisinden bir yonga seti ve yine Intel PRO/Wireless 2100 ya da 2200 tipinde bir kablosuz ağ adaptörü mevcuttu. Banias 1 MB tampon belleğe ve 130 nm. üretim teknolojisine sahipti.
Hemen bir satır arası yapalım. Bu bahsedilen nm (nanometrenin kısa ismidir) şu anlama gelir. İşlemciler bilindiği üzere transistörlerden meydana gelir. İşte bu transistörler arasındaki mesafe nanometre olarak hesap edilir. Nanometre (diğer adıyla milimikron) milimetrenin milyonda biridir. İşlemci teknolojisinde bu mesafe ne kadar kısa olursa o kadar yol kat edilmiş demektir.
Güncellemeler
Centrino günümüze kadar her sene kendini yenileyerek geldi. İlk güncelleme 2004 yılının ortalarında oldu. Burada değişen tek bileşen işlemci oldu. Pentium M’nin yeni teknolojisi 90 nanometreye çekildi ve tampon bellek 2 MB’ye çıkartıldı. Artık bu yeni işlemcinin kod adı Dothan’dı. Dathon çok başarılı bir sıçrama oldu ve neredeyse masaüstü sistemlerle performans açısından yarışacak seviyeye geldiler.
İkinci güncelleme 2005′in başında oldu. Artık yeni platformun ismi Sonoma olmuştu. Bu büyük ölçekli bir güncellemeydi zira hem işlemci veriyolu hızı 400 MHz’den 533 MHz’ye yükseltilmiş, hem de kullanılan yonga seti 855′ten 915 serisine geçilmişti. Ayırca bu platformla beraber ilk defa dizüstü bilgisayarlarda DDR2 bellek kullanılıyordu. DDR2 bellekler 2.5 volt ile çalışan DDR belleklerden daha az gerilim çekerek -1.8 volt- pil ömrüne ciddi katkılar sağlıyordu. Şu anda piyasada bulunan bir çok dizüstü Sonoma platformundadır.
Yeni platform
2006 yılında ise çok daha büyük bir sıçrama oldu. Platform tüm bileşenlerini değiştirerek yeni bir isim aldı; Napa. Aynı zamanda yıllardır değişmeden kalan Centrino ismi de artık değişiyor ve ikiye ayrılıyor; Centrino Duo ve Centrino Solo.
Artık yeni kullanılan işlemciler Pentium M değil, bunun yerine kullanılan işlemci Core ismini taşımakta. İşlemcinin tek çekirdekli tipine Core Solo, çift çekirdek taşıyanına ise Core Duo ismi verilmekte. Core işlemcisi 65 nanometre teknoloji ile üretilmekte. İşlemci çift çekirdekli olmasına rağmen taşıdığı uyku modu sayesinde (C4 Deeper Sleeper) öngörülenden daha az güç tüketmekte.Bu Dothan’dan bile daha düşük. Yeni işlemci 2 MB tampon belleğe sahip ve SSE2′ye ek olarak SSE3 komut setini de desteklemekte. Çift çekirdekli işlemcilerde bu tampon bellek ortak kullanılmakta. Çekirdeklerden biri gerek duyuyorsa tampon belleği istediği kadar kullanabiliyor, haliyle her çekirdeğin tampon belleği kendine özel ayrılmış değil. Ayrıca tek çekirdekli Coro Solo’da da 2 MB tampon bellek bulunmakta.
Bu platformdaki yeni işlemcinin kod adı Yonah ve veriyolu hızı 533 yerine 667 MHz. Yonga seti olarak 945G kullanılmakta ve kullanılan DDR2 çift kanal erişimli. Böylece DDR2 bellek de 667 MHz kullanabilmekte. Eski işlemciler çalışma hızlarını 800 MHZ’ye kadar çekebiliyorken Yonah’da ise bu hız en düşük 1000 MHz. 945G yonga setine fazladan söylenebilecek bir kaç şey de kullanılabilen bellek miktarının üst sınırının 2GB’den 4GB’ye çıktığı ve grafik işlemcisinin 333 değil 400 MHz’de çalışabiliyor olması. 945g model olarak ikiye ayrılıyor: 945GM ve 945PM. PM’de dahili bir grafik çekirdeği bulunmuyor, tek fark bu.
Yeni platformdaki bir başka değişiklik de kablosuz ağ adaptörünün 3945G’ye terfi etmesi. Bu adaptörün asıl ismi ise 3945ABG. Adından da anlaşılabileceği gibi bu adaptör 3 iletişim standardını da desteklemekte. Tek kart ile 802.11a, 802.11b ve 802.11g tipindeki ağlara bağlanabilirsiniz.
Burdaki önemli bir ayrıntıda yeni kartın eski kartlatda olduğu gibi sisteme MiniPCI slotu üzerinden bağlanmaması. Yeni kartlar artık PCI Express Mini Card tipinde. Ayrıca bu kartla beraber dizüstlerine yeni bir olgu daha geliyor. WoWLAN ya da uzun haliyle Wake-on-WirelessLAN. Kısacası bilgisayarınızı kapalıyken kablosuz bir ağ üzerinden uyandırabileceksiniz.
Peki yeni platform ne getiriyor?
Öncelike ilerde sıkça dizüstü bilgisayarlarda görmeye alışacağımız bu platform, bize performans olarak katkı sağlayacak. Bu performans artışına rağmen daha az güç tüketiliyor ve pil ömürleri artıyor. Sonuçta bilgisayarınızda iki işlemci olmasa da iki çekirdek taşıyan bir işlemciniz oluyor.
Peki değiştirmeli miyim?
Eğer elinizdeki dizüstü size yetiyorsa, hala performansından şikayetçi değilseniz (hele hele bir Sonomaya sahipseniz) şu an için değiştirmenin lüks olacağını şahsım adına rahatlıkla söyleyebilirim. Ancak eğer bir dizüstü sahibi değilseniz bu yeni platformu mutlaka göz önünde bulundurun.
Kaynak: İnternet ve büyük ölçekde HardwarePLUS dergisi.
Artık hepimiz her an izleniyoruz
Geçenlerde e-mailime gelen bir yazıyı aynen geçiyorum, belki size de geçmişlerdir. Gerçekliği tartışılabilir ancak benim içimdeki ses doğru olduğunu söylüyor…
NEŞE DÜZEL
NEDEN? Uğur Dolgun
Hayatta her şeyin bir artısı ve eksisi var. Bir yandan hızlı teknolojik gelişmeler, bilgisayarlar, uydular, cep telefonları, internet, e-mail hayatımızı kolaylaştırırken, bir yandan da bu sistemler yüzünden büyük bir gözetim ağının denetimi içine giriyoruz. Yazdığımız her kelime, neredeyse yaptığımız her hareket, her konuşmamız, hatta alışverişlerimiz, sağlık kayıtlarımız, devletlerin ve bazı şirketlerin özel arşivlerinde birikiyor. İstedikleri anda bütün hayatımız, kişiliğimiz, ilişkilerimiz hakkındaki en mahrem bilgileri bile ortaya çıkarıyorlar. Özellikle son yıllarda dünyayı saran terör korkusu, devletlerin hem birbirlerini hem de bütün insanları izlemelerini meşrulaştırdı. Türkiye’de de yürürlüğe girecek yeni Terörle Mücadele Yasası bu büyük gözaltıyı daha da genişletip meşrulaştıracak. Bir anlamda herkesi, mahremiyetine girilmiş bir halde çırılçıplak bırakan bu elektronik gözetimin ne boyutlara ulaştığını, nasıl yapıldığını, ‘Enformasyon Toplumundan Gözetim Toplumuna’ ve ‘İşte Büyük Birader’ kitaplarını yazan Çanakkale 18 Mart Üniversitesi öğretim üyesi Yard. Doç. Uğur Dolgun’la konuştuk.
Kitabınızda anlattığınıza göre bizi özgürleştiren bütün o aletler, bilgisayarlar, e-mailler, cep telefonları aynı zamanda bizi büyük bir denetimin içine sokuyor. Gerçekten her haberleşmemiz anında kayıtlara geçiyor mu?
Evet her türlü haberleşme anında kayıtlara geçiyor. Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra bütün dünyada özgürlüklerin teröristlere çok fazla imkân tanıdığı görüşünden hareketle çeşitli anti terör yasaları çıkarıldı ve kişilerin sürekli izlenmelerinin yolu daha da açıldı. Mesela Amerika’da, internet üzerinden yapılan her türlü yazışmanın, e-mail’lerin bir yıl süreyle saklanması kanunen zorunlu kılındı. Ayrıca cep telefonlarıyla yapılan mesajlaşmalara da istenildiği anda ulaşılıyor. Çünkü bu yazışmalar da cep telefonu hizmeti veren şirketlerce saklanıyor.
Kişi o anda internete bağlı değilse bile bilgisayarında yaptıkları ve yazdıkları da izlenebiliyor mu?
Tabii. Bilgisayarlarda ‘arka kapılar’, denilen teknolojik olarak zayıf bırakılmış sistemler var. Siz bir kez internete girdiğinizde, Windows sistemi otomatik olarak çalışıyor ve bu arka kapılar yoluyla bilgisayarınızı ele geçiriyor. Siz ondan sonra bir daha internete girmeseniz bile bilgisayarınızda tüm yazdıklarınız izlenebiliyor. Aynı şey cep telefonları için de geçerli. Dinlenmeyi engellemenin tek yolu pili ayırmak.
Cep telefonları sinyal yaydığı için bu anlaşılabilir ama bilgisayarlar sinyal yaymıyor ki, internete bağlı olmadıklarında izlenebilsinler. Bu nasıl mümkün oluyor?
İzlenmeniz için internete bir kez girmiş olmanız yeterli. Bu bağlantı, bilgisayarınızı, diyelim ki bir istihbarat servisinin sistemiyle entegre hale getiriyor. Arka kapılar yoluyla bilgisayarınız sistem tarafından ele geçiriliyor ve kendi uygulamalarını bilgisayarınıza kuruyor. Sonrasını da artık uydular aracılığıyla hallediyor. Mahremiyetinizi korumanın tek yolu çift bilgisayara sahip olmanız ve internete hiç bağlanmadığınız bilgisayarınızda özel yazılarınızı yazmanız. Rusya, Çin, Fransa, Almanya Microsoft’u devlet dairelerinde ve orduda yasakladı. Başka sistem kullanacaklar. Devletler kendilerini böyle savunuyor ama vatandaşlar bu kez de Windows yerine başka bir sistemle gözetlenecekler.
Yeryüzünde milyarlarca cep telefonu, 1 milyar kadar da internet kullanıcısı var. Bütün bu bilgiler nasıl kaydedilip izlenebiliyor?
Amerika’nın dünyanın en gelişmiş istihbarat örgütü olan NSA diye bir ulusal güvenlik ajansı var. Yabancı diplomatları ve askeri ataşeleri dinlemek için kurulmuştu ama NSA bugün yeryüzünde telefon, faks, bilgisayar, internet dahil her türlü yazışmayı ve konuşmayı izliyor. İsterse sizi de, beni de dinleyebilir. Bunun için Promis ve Echelon sistemlerini kullanıyor. Bu sistemler her gün uydulara 50′den fazla anahtar kelime, kavram yüklüyor. İçinde bu kelimelerin geçtiği her türlü konuşma otomatik olarak izlenmeye alınıyor. Sonra insansı yargılar yapabilen akıllı bilgisayar sistemleri devreye giriyor ve bu konuşmaları ayıklıyor. Önemsiz görülenler imha ediliyor. En önemliler analizciler tarafından raporlaştırılıp ilgililere sunuluyor. NSA’da her gün 40 ton evrak atılıyor.
Dünyanın bütün istihbarat örgütleri, dünyadaki bütün haberleşmeleri kontrol ediyorlar mı?
Amerika, İngiltere ve İsrail kontrol ediyor. Çünkü uydularla bilgisayarları birlikte kullanan Promis ve Echelon sistemini yaratanlar onlar. Diğer ülkelerin istihbarat örgütleri ellerindeki teknoloji yeterli olmadığı için dünyadaki bütün haberleşmeleri kontrol edemiyor. Öcalan’ın cep telefonuyla konuşurken yakalanması bu sistemlerin kullanılmasına örnektir. Echelon ve Promis’te kişinin konuşmasını uyduya yüklüyorsunuz. Sonra uydular konuşmaları uzaydan alıyor ve bilgisayara gönderiyor. Bilgisayar da kişinin koordinatlarını saptıyor. Öcalan’ın da konuşması uyduya yüklendi. Sonra sadece telefonla konuşması beklendi. Konuştuğu anda, sistem ses tanımını yaptı ve Öcalan’ın yeri milimetrik saptandı. Dudayev de böyle yakalandı. Rusya Çeçen lideri yakalayamıyordu. ABD, onun yerini cep telefonuyla konuşurken belirledi ve Dudayev telefonla konuşurken füzeyle öldürüldü.
Promis ve Echolon programlarını birlikte geliştiren MOSSAD ile Amerikan ulusal güvenlik ajansı NSA, bu programları dünyanın diğer istihbarat örgütlerine de satmışlar. Bizim istihbarat örgütünde de var mı bu programlar?
Evet var. Rusya, Japonya, Almanya, Türkiye dahil bütün ülkelere, bu programların eski teknolojisi satıldı. Arka kapılarla da bu ülkelerin istihbarat örgütlerindeki bütün bilgiler Amerika’nın eline geçti. Amerika, bu yolla diğer ülkelerin istihbarat örgütlerini izledi. O ülkelerin planlarını, komşu devletlerle ilişkilerini, yöneticilerin konuşmalarını gözetledi. Amerika ve İsrail, yarattıkları bu programlarla bütün dünyayı izleyebiliyorlar.
Bunlar engellenemiyor mu?
Bunu engelleyecek bir program bulursunuz ama sizin şifreleme programınız şifre kırıcılar tarafından her zaman aşılır. Uydular var olduğundan beri her şey, her kişi çok rahat kontrol ediliyor. Çünkü her türlü yazışma ve doküman artık bilgisayarlarda bulunuyor. Bilgisayarların uydularla korelasyonu olduğu için elektronik ortamda her kişi, her ülke artık kontrol edilebiliyor. Ülkeler sistemlerini değiştirseler bile girilemeyecek bir sistem yok. Pentagon’un sitesine bile girildi.
E-mail’lere dönelim. Gönderdiğimiz bütün e-mail’lerin kayıtları bir yerlerde saklı mı?
Tabii ki. Dünyada internet üzerinden yapılan tüm yazışmalar, e-mail’ler Amerika’da ‘root server’ denilen 13 tane kök bilgisayardan geçiyor. Tüm interneti Amerika’daki bu 13 kök bilgisayar yönetiyor. Ayrıca Amerika, 11 Eylül’den sonra getirdiği antiterör yasalarıyla, tüm internet servis sağlayıcılarının kendilerindeki yazışmaları bir yıl süreyle saklamalarını ve istendiği takdirde bunları Emniyet ve istihbarat örgütlerine vermelerini zorunlu kıldı. Yani, bilgisayar üzerinden yapılan her haberleşme kayıtlara geçiyor ve mahremiyetine bakılmaksızın istenildiğinde de aleyhinize kullanılıyor. Mesela Türkiye’de de internete servis sağlayıcılar üzerinden bağlanıyorsunuz. Ne kadar süreyle olduğu bilinmiyor ama bütün yazışmalar ve e-mailler bunlarda saklı. Hatırlarsınız, üç yıl önce Doğu Perinçek, eski AB Türkiye temsilcisi Karen Fogg’un bazı gazetecilerle yazışmalarını deşifre etmişti. Şunu da söylemek lazım. Eğer kişi e-mail’lerini özel olarak şifrelemiyorsa…
Ne olur?
Biraz bilgisayar ve internetle uğraşan biri bile, bilgisayar yazılımı okuyan üniversite üçüncü sınıf öğrencisi bile bir başkasının e-mail’lerine girebilir. Bu, yapılan bir şey. İnsanların mahremiyetine girmek çok basitleşti. Kişilerin ve şirketlerin mahremiyetine, ülkelerin bilgilerine kolayca tecavüz ediliyor. Türkiye’de bazı şirketler var.
Ne şirketleri bunlar?
Sizin adınıza rakip şirketin bilgisayarlarına giriyor ve size bilgileri veriyor. Şirketler için olduğu gibi, kişiler hakkında da böyle bilgi edinebilirsiniz. Günümüz bilgi toplumunun en büyük sorunu kişilerin mahremiyetine ve özgürlüklerine yönelik tecavüzlerdir. Bu tecavüzü de istihbarat örgütleri, özel şirketler veya kişiler yapar. Geçenlerde internette bir ilan vardı. Bir Türk şirketi ‘Bilgi bankamda 800 bin kişinin mail adresleri var, bunları satıyorum’ diyordu. İstanbul’da bu işi yapan 17 şirket var. İnternette kişiler hangi siteleri geziyor. Nerelerde surf yapıyor, internetten ne satın alıyor artık bu bilgiler de kişi profilleri halinde çıkarılmaya başlandı. Böylece sizin internette yaptığınız her işlem, ziyaret ettiğiniz siteye kadar her şey bazı servis sağlayıcılarca gözetleniyor.
Hangi amaçla gözetleniyor?
Bu bilgiyi ister istihbarat servislerine sağlarsınız, ister büyük şirketlere pazarlarsınız. Mahremiyetler ve bireysel özgürlükler elektronik gözetimle ortadan kalkıyor. Ticari yaşam ve sanayi dünyası istihbarat oyununun bir alanı haline geliyor. Amerika’da 11 Eylül’den sonra çıkarılan antiterör yasaları şu gerekçeye dayandırılmıştı. ‘Şimdi savaş durumu var. Kişisel özgürlüklerden, mahremiyetlerden savaş koşullarına özgü olarak taviz verilebilir’ denildi ve totaliter rejime dönük uygulamalar gündeme geldi. İngiltere’de de terör kanunları yürürlüğe girdi.
Türkiye’de de yeni bir terörle mücadele kanunu çıkarılıyor.
Dünyanın her yerinde aynı. İnsanlar terör korkusuyla öyle bir paranoya ortamına girdiler ki, gözetlenmeye razı oldular. Bunun hukuki altyapısı antiterör yasalarıyla oluşturuluyor işte. Zaten Huxley, Orwell gibi kara ütopyacıların söylediği de buydu. Terör insanlarda öyle korku yaratacak ki, insanlar güvenlik kaygısıyla gözetlenmeyi sonunda olağan karşılayacak ve totaliter sistemlere kayılacak. Bugün dünyanın en fazla kamerayla donatılmış ülkesi İngiltere. Londra’da bir yabancı ‘olağan şüpheli’ sayılarak, günde ortalama 300 kez kameraya alınıyor.
Amerika’da e-mail’lerin bir yıl saklandığını söylediniz. Türkiye’de e-mail’ler nasıl saklanıyor?
Türkiye’de bu konuda bir yasa yok ama sabit veya cep, telefonların hepsi kaydediliyor ve bütün bu kayıtlar saklanıyor. Bir siyasi parti cep telefonu konuşmalarına dayanılarak kapatılmak istenmişti hatırlarsanız. Türkiye’de elektronik gözetim gittikçe yoğunlaşıyor. EMASYA diye bir uygulama var. Artık her şehirdeki askeri karargâhta istihbarat birimi kuruluyor. Ayrıca Emniyet’in, MİT’in, askeriyenin ve jandarmanın da istihbarat birimleri var. Öte yandan derin devlet boyutuna giren bazı özel istihbarat birimleri de var.
Teknolojik ürünlerden yararlanan herkes büyük bir denetim ağının içinde mi bu durumda?
Eğer teknolojiyi kullanıyorsanız, gözetimin pençesindesiniz. Devletin, istihbarat örgütlerinin, derin devletin, illegal birimlerin, özel şirketlerin, tüketici profili üzerine çalışan pazarlama şirketlerinin sürekli gözetimi altındasınız. Olay bu kadar net. Türkiye’nin her zaman çeşitli korkuları vardır. Bu korkular yüzünden bu ülkede belli gruplar, kişiler sürekli izleniyor ve her yaptıkları raporlanıyor. Zaten devletlerin her zaman bir ulusal güvenlik kaygıları olmuştur. Zararlı ve tehlikeli gördükleri vatandaşlarını izlemişlerdir. Soğuk Savaş döneminde Amerika’nın Türkiye’de bilinen 13 üssü vardı. Doğu Bloku çökünce, Amerika bu istasyonların bazılarını boşalttı ve buralarda kullandığı Promis sistemini Türkiye’ye hibe etti. Teknolojisi geride kaldığı için Türkiye bunu uluslararası istihbaratta kullanamıyor ama bu sistemle kendi vatandaşını, telefonları, faksları, bilgisayarları, interneti izliyor.
İstihbarat örgütlerinin kullandığı Promis ve Echelon bilgisayar programları tam olarak nedir?
İnsanlara ait bilgiler elektronik ortamda farklı yerlerde olur. Diyelim ki sizin nüfus, vergi ve doğalgaz idarelerinde, işyerinizde kayıtlarınız var. Promis, bu farklı ortamları ve kişilere ait bölük pörçük bilgileri bir araya getiriyor, depoluyor ve bunlardan insansı yargılar çıkarıyor. Mesela hangi evlerde su kullanımı arttı, hangilerinde azaldı saptıyor ve bundan şu evdeki insan, bu eve geçti gibi sonuçlar çıkarıyor. İsrail, Promis’i Filistin’de çok kullandı. Filistinli teröristler eylem için bazı evlerde bir araya geliyorlardı. İsrail su kullanımı artan hanelerde yoğun gözetime gitti. Yani Promis, bir istihbarat servisinin veya devletin sizinle ilgili hangi bilgilere ihtiyacı varsa hepsini sağlıyor. Bilgisayarınızda sakladığınız dosyalardan yazışmalarınıza, internette gezindiğiniz sitelerden kredi kartıyla alışverişlerinize, sağlık durumunuza, psikolojinize kadar insanın günlük yaşamında akla gelebilecek her şeyi kontrol ediyor. Zaten gözetim toplumu dediğimiz de insanın gündelik yaşamındaki rutinlerin bile belli güçlerin eline geçmesidir.
Peki Echelon programı nedir?
En gelişmiş izleme sistemi olan Echelon’un Türkiye dahil, dünyada birçok ülkede uydu trafiğini izleyen antenleri var. Bu programın sahipleri,
Amerika, İsrail ve İngiltere. Uydu-bilgisayar korelasyonu sayesinde görüntü istihbaratı da var bu programda. Uydularla yerini belirlediğiniz kişinin koordinatlarıyla görüntü alıyorsunuz. Amerikalı kuramcılar, gece saatinde siyah tenis topunun yerinin bile uydularla saptandığını söylüyorlar.
Ellerinde bu kadar gelişmiş, ürkütücü izleme araçları varken Bin Ladin’i nasıl bulamıyorlar?
Bulamamak mümkün değil. Bulmak istemiyorlar. Red Kit her defasında Daltonları yakalar ama hiç öldürmez. Çünkü sonraki maceralarda Daltonlara ihtiyacı vardır. Bugünkü güvenlik sistemin, istihbarat servislerinin devamlılığı sağlamak için hep düşmanlara ihtiyaç var. Eğer Bin Ladin güvercinlerle haberleşmiyorsa yerini her zaman bulmak mümkün. Uydular dünyayı izleyen gözler, kulaklar oldu artık.
Bu ‘büyük gözaltı’ndan kurtulmak mümkün mü?
Kişiler veya sistem, teknolojiyi kullandığı sürece kurtulmak mümkün değil. Üstelik teknoloji sürekli ilerlediği ve yeni nesiller de teknolojiye daha bağımlı yaşadıkları için bu büyük gözaltı çok daha artacak. Gözetim toplumunda milat 11 Eylül’dür. 11 Eylül’den önceki döneme ‘enformasyon-bilgi toplumu’ diyorduk. Şimdi ‘gözetim toplumu’ diyoruz. Terör paranoyası insanların mahremiyetlerini ve özgürlüklerini yok ederek egemen güçlerin önündeki engelleri kaldırıyor.
Veri transfer rekoru!
Bu ayın 24′ünde bir grup Alman ve Japon bilim adamı bir saniyede 60 DVD’ye denk olan 2.56 terabitlik veriyi transfer etmeyi başardılar. Transferin gerçekleştiği uzaklık ise 160km. Teknoloji hızla ilerlemekte, gerçi şu an bu veriyi 1 saniyede işleyebilcek donanım mevcut değil fakat zemin hazırlaması bakımından ümit vaad ediyor.
Kaynak: http://www.gizmag.co.uk/go/5396/
Dijital müzikçalar işitme sorunlarına yol açıyor.
ABD’de yapılan bir araştırma, özellikle dijital müzik-çalar kullanan gençlerin yarısından fazlasının işitme sorunuyla karşı karşıya olduğunu ortaya koydu. Araştırmayı yapan, işitme sorunları konusunda uzman ASHA kuruluşunun Washington’da düzenlediği basın toplantısına katılan siyasetçiler de soruna dikkat çekti.
Araştırmaya göre, Amerikalı gençlerin yarısından fazlası işitme zorluğu çektiği için dijital müzikçalarları kullanırken sesi daha fazla açıyor. Özellikle gençlerin kullandığı iPod gibi dijital müzikçalarların işitme kaybına yol açma riskini artırdığı belirtiliyor. Geçen yıl dünya genelinde 22 milyondan fazla iPod satıldığı bildirilen araştırmaya göre, 2009′a kadar dünya genelinde kullanılan dijital müzikçalarların sayısının 1 milyara yaklaşacağı tahmin ediliyor. Uzmanlara göre, bu tür cihazları kullananlar için hem ses hem müzik dinleme süresi sorun çıkarıyor. Gençlerin müziği yüksek sesle dinlemeyi tercih ettikleri, yetişkinlerin ise daha kısık sesle ama daha uzun süre dinledikleri kaydediliyor. Ara vermeden müzik dinlenmesini sağlayan yeni cihazların piyasaya sürülmesi de uzmanlara göre işitme kaybı riskini artırıyor. Northwestern Üniversitesi tıp uzmanlarından Dean Garstecki, müzik dinlenirken sesin cihazın ses sınırının en fazla yüzde 60′ı kadar açılmasını ve bu şekilde günde en fazla bir saat müzik dinlenmesini tavsiye ediyor. Garstecki’ye göre müzik cihazlarının üretimini yapan firmalar da bu konuda önlem almak zorunda. Fransa’yı örnek gösteren Garstecki, bu ülkede 2002′den beri dijital müzikçalarların 100 desibelin üzerinde ses veremediğini, ABD’de sınırın 115 desibel olduğunu söyledi.



