M.Ö 10.000Uzun zamandır gidemediğim sinemaya bugün şöylece bir uğradım. Açıkçası hangi filme gideceğimi önceden planlamadığımdan bir süre neler var diye göz gezdirdim. Yeni bir iki film görmeme rağmen uzun zamandır afişine aşık aşık baktığım, ilaveten tanıtım filmlerinden göz ucuyla beğendiğim M.Ö 10.000 (10.000 B.C.) filmine gitmeye karar kıldım. Demek ki insan afişe ve tanıtım filmine göre karar vermemeliymiş! Bir kere afişin filmi tanıttığı külliyen yalan. Tanıtım filmlerindeki sahneler de filmde görüp görebileceğiniz karelerden oluşuyor. Henüz filmi izlerken ve de sonrasında düşündüm, acaba benim mi beklentim büyüktü. Öyle olsa bile M.Ö 10.000 vasat bulduğum Apocalypto’dan bile kötü bir iz bıraktı gözümde. Apocalypto en azından daha derli toplu ve amacını anlatmak için dolaylı yollara başvurmadan, izleyiciyi fazla dağıtmadan filmi bitirmişti. Hem de  bütçesi bu filmden çok daha düşüktü: 40.000.000$. M.Ö 10.000 ise 105.000.000$. Belki de bu yüzden insan daha kaliteli bir yapım bekliyor. Ancak gürültü koptuğuyla kalıyor.

Bir kere böyle bir hikayeye sahip filmde insan ne yazık ki oyunculuklara fazla odaklanamıyor. Animasyonlar arasında eriyip giden oyunculuğa bir de anlatıcı yani dış ses tekniği eklenince oyunculuklar hepten gözden düşüyor. Kısacası oyunculuklar ne kadar iyi olursa olsun ben bunu filmin artı hanesine yazamadım. Hikayeyle örtüşmesi açısından bence filmin plastiğinin daha farklı olması gerekirdi. Çok gerçekçi olmuş! Hayır hayır, iltifat olsun diye söylemiyorum, filmdeki gerçekçilik beni nedense soğuttu. Bahsettiğim şey kocaman kocaman mamutların, afişinde bir hayli yer tutmasına rağmen filmin kendisinde bir iki sahnede ancak kilit mesele olarak gördüğümüz Beyaz Diş’in ya da insan yiyen kuşların gerçekçiliği değil, ortamın gerçekçiliği. Sanki evimizin karşı bahçesinde gerçekleşiyormuş gibi izledim filmi, son bölüm hariç. Ama o bölüm bile ne yazık ki tatmin etmedi beni. Hani hatırlayalım bir Yüzüklerin Efendisini, bir Matrix’i. Filmlerin konusuyla beraber ortam bizi nasıl alıp götürüyordu değil mi? Çok mu acımasız davrandım. O zaman bu film için “Bir Rolan Emmerich Filmi” demeyecekler. Bakalım yaptığı filmlere: Stargate, The Day After Tomorrow, The Independece Day, Godzilla. Tamam birer şaheser olmayabilirler ancak özellikle ilk iki film bir hayli etkileyiciydi bence. Eleştirdiğim konu her ne kadar görüntü yönetmeninin işiyse de, yönetmen bu işi ya başından düşünecek ya da gidişata göre müdahale edecek, yoksa ortaya böyle bir film çıkar.

Bu kadar olumsuz yazmayacaktım aslında. Gerçekçiliğin bende uyandırdığı hisse, bu kadar büyük bir yapımdaki etkileyici sahne yetersizliğine, insanların duyguları zirve yapsın diye pohpohlanmış müziklere, Yagahllar’ın dili olarak İngilizce seçilmesine!, tüm dünyanın eleştirdiği tarihi konulardaki yanlışlara rağmen elinize geçerse izleyin diyecektim, ta ki son 5 dakikaya kadar! Hani insanlar filmlerde kendisini motive edecek bir unsur ararlar. Hikayenin bir yerinde kendilerine yer edinirler. Misal, kimisi bu filmde kahramana bürünür bir başka çift ise aşıklara, bazıları ise baba rolüne. Tam film bitti derken, bizdeki bazı Türk filmlerindeki klasik olan tutum bu filmde de çıktı karşımıza: Güzele güzel demem güzel benim olmayınca. Açıkçası şok olmuştum. İnsanın tamamen kafası karışıyor. Motive edecek unsurlardan biri daha uçuyor, tutunacak dallardan biri daha kırılıp gidiyor-du. Ancak aniden mesele tersine dönüverdi. Hani her şeyi anlatmamak için yazmayayım ancak olay Matrix’deki Neo-Triniti meselesini bile aşmış. Ne kudret varmış bizim yaşlı teyzemizde. Berbat bir final izledim kendi adıma. Neyse efendim, bence vakit kaybetmeyin ancak keyif sizin keyfiniz.

Filme gitmişken reklam izlemeden olmaz tabi. İzlediklerim arasından üç tanesine kısa kısa değinmek istiyorum.

Batman: The Dark Knight

Çocukluğumun efsane filmini olan Batman’in ilk ikisinin aşığıyımdır. Tim Burton’ın yeteneğini ne kadar takdir ettiğimi yakın çevrem iyi bilir. Ancak yükün büyük bir kısmını da görüntü yönetmeni, dekor ve çevre tasarımcıları üstüne almıştı. O Batman filmlerindeki doku, karanlık Gotham Şehri, dekorun, kostümlerin ve makyajların büyüleyiciliğiydi beni etkileyen. Hani sanki o çocuk gözümle başka bir dünyadan olaylar izliyor gibiydim ama bir ayağım hep yeryüzündeydi. Üç ve dördüncü filmi es geçiyorum zira bu filmler benim Batman tadımı kaçırıyor. Tam Batman olayı bitti derken ortaya Christopher Nolan’la beraber Batman Begins çıkıverdi. O eski tat ve doku yine karşımdaydı hem de çok güzel bir yönetmenlik işi ve kurguyla beraber. Oyuncu seçiminde kullanılan Christian Bale de ayrı bir değer katmıştı gözümde. Kısacası sevmiştim. Şimdi, yine aynı ekip The Dark Knight’ı çekiyor, hem de Joker geri dönüyor! Yalnııız, eğer tanıtım filmindeki görüntüler filme yayılmış durumdaysa vay benim halime. Zira film çok günümüzde duruyor! Sevmem ben öyle Batman filmini. İzlerken Newyork veya bir başka yer gelmeyecek aklıma, Gotham şehri gelecek. Yoksa ne anlarım ben o Batman filminden. Karanlık olacak, az kasvet kokacak, hava yer yer dumanlı olacak. Batman gece çıkacak ve icraatını yapacak. Gündüz gündüz, Büyük Elma’nın göbeğinde Batman filmi izlersem hiç acımam çizerim Chirstopher Nolan’ın üstünü de. Değinmeden geçmek ayıp ve acımasızca olur. Tanıtım filmindeki Joker sahneleri bir harika. Yakın bir zamanda ölen Heath Ledger bu rolün hakkını vermek için elinden geleni ardında koymamış. Genç ve başarılı aktörün bu nedenle yoğun stres altında kaldığı ve kullandığı ilaçlar yüzünden öldüğünü söyleyenler bile var.

Speed Racer

Wachowski kardeşleri Matrixten sonra bir daha yönetmen koltuğunda görememiştik. V for Vendetta gibi harika bir filmin senaryosunu ve yapımcılığının bir kısmını üstlenmişlerdi orası ayrı. Arada da bir Invasion (2007)’nın senaryosuna katkıda bulunmuşlardı. Bir sonraki filmleri ne olacak diye bekleyedururken kendileri 60′lı yılların Japon anime serisi olan Speed Racer’a el attılar. İlk okuduğumda “Allah Allah, nasıl bir film çıkar ki acaba ortaya” diye düşünmekten alamamıştım kendimi. Neden bizim dahi kardeşler böyle bir filme el atmışlardı acaba? Yanılmışım sanırım. Tanıtım filmini görünce iyice meraklandım. Yine çok farklı bir deneyime gitmişler Wachowskiler. Gördüğüm sahneler bir hayli garipti. Kısacası merak uyandırıyor ve ortaya güzel bir iş çıkacakmış hissi veriyor. Bakalım Matrix’teki maya tutacak mı. Küçük bir not: Filmde kötü karakter Lost dizisindeki başarılı doktorumuz ve oyuncumuz olan Matthew Fox.

Vantage Point

Amerika Birleşik Devletleri başkanına yapılan bir suikast ve sekiz farklı kişinin gözünden olayın aktarılması. Hikaye bile ilginç duruyordu okuduğumda. Tanıtımını gördüğümde daha da ilgimi çekti. Aksiyon sahneleri ve oyunculuğuyla güzel bir iş çıkmış gibi geliyor. Gibi geliyor diyorum zira dersimi iyi aldım. Filmi görmek lazım. Ancak oyuncular arasında uzun zamandır izlemediğim Sigourney Weaver var. Speed Racer’da kötü karakter olarak karşımıza çıkacak olan Matthew Fox bu sefer devlet görevlisi olarak arz-ı endam ediyor. Sayın Fox’u sanırım bundan sonra bol bol Hollywood ürünlerinde göreceğiz. Ek olarak filmde Forest Whitaker olduğunu da belirteyim. Ben seviyorum ya bu adamı, çok doğal ve gerçekçi oynuyor. Tüm sıra dışı görünümüne rağmen hiç eğreti durmuyor rollerinde.

Çok arayı açmadan bir başka sinema yazısında görüşmek üzere.

“Film Arası: M.Ö 10.000 - Batman - Speed Racer - Vantage Point” için 2 yorum

  1. Ben de o filmi çok merak etmiştim ama sonra okudum birkaç yorum bir de imdb puanına baktım çok düşüktü öyle kaldı.Bu iki gün içerisinde ben de birkaç film izleme teşebbüsünde bulundum ama sıkılıp bıraktım normalde bir filmi yarıda bıraktığım pek görülmemiştir. En iyisi arşivdeki kore filmlerine sarılmak :)

    Uzun zamandır yazmak istediğim birkaç film vardı ama bir türlü fırsat bulamamıştım.Onları tekrar izleyip bloga yazmayı düşünüyorum. Kaliteli yapımlar azaldı mı nedir.

    V For Vendetta benim en favori filmlerimdendir. Kaç defa izlediğimi hatırlamıyorum o filmi. Bu akşam inanmazsınız ama tekrar izleyeyim bu filmi dedim kendi kendime, özlemişim. Bu sefer hd olarak izleyeceğim farklı olsun diye.İzlemek istediğim birkaç tane daha film var romandan uyarlanma bugün kitapçıdan kitaplarını mı alsam yoksa evde filmini mi izlesem diye tereddür edip durdum. Sanırım önce filmleri izleyeceğim. Benim gibi sinema sever bir blogcuyu daha bulduğuma sevindim. Baksanıza çenem düştü hemen :)

  2. Ben yorum okumamış ve her film için baktığım IMDB’ye bakmamıştım ne yazık ki. Belki de kafamda planlamadığım içindir. Sonu hüsran oldu :)

    Sinemayı severim, Kore Sinemasını ayrı severim :) Favori Drama, Drama-Komedi türündeki filmlerimin zirvesinde Kore Sinemasından örnekler vardır. Çeşitli platformlarda Kore Sineması gruplarında beni görmen mümkündür :)

    V for Vendetta için şurada bir yazım vardı.

    Ben de sevindim sinema sever başka birini bulduğuma. Bu arada Kore Sinemasını sevdiğini günlüğünü gezdiğimde fark etmiştim :)

Trackbacks/Pingbacks

Yorum Yapın

Şunları kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>