Hey gidi ecdat
Kılıcımızın yaltırığı
Yavuz Sultan Selim, devlet işlerinde düzenli ve programlı hareket eder, istişareyi önemser, vezirlerinin söylediklerini dinler ve kararını öyle verir, karar verdikten sonra da asla dönmezmiş.
Onun zamanında kılık kıyafete düşkünlük, gösterişe kapı aralayan binalar inşası, saltanat tantanası vs. bir kenara itilip yerine tam devlet-i ebed-müddet anlayışına uygun bir ruh imarı başarılmıştır. Tabii bunun için başta kendisi olmak üzere bütün devletlilerde sade bir hayat yaşama tavrı öne çıkmıştı.
Günlerden birinde Venedik elçisi Antonio Justiniani’ye huzura kabul izni verilmişti. Sadrazam ve devlet erkanı bu ziyaretten hoşnud olmayacaklardı. Çünkü hem sultanın, hem de kendilerinin kılıkları pek perişandı. Venedik elçisinin onları bu halde görmesi devlet itibarını düşürecekti. Ama bunu sultana kim söyleyebilirdi? Devir, sultanın disiplin ve celalinden korkanların “İnşallah Yavuz Selim’e vezir olursun!” cümlesini beddua diye söyledikleri devirlerdi. Nihayet Hersekzade Ahmet Paşa bütün cesaretini toplayıp meseleyi hünkara açtı. O da itiraz etmedi ve “Pek doğru söylersin lala, cümle yeni esvaplar giyile!” buyurdu.
Elçinin geleceği gün Kubbealtı’nda divan toplantısı vardı. Vezirler toplantıyı bitirip hep birlikte sultanın yanına arz odasına geçtiler. İçeri girmeleriyle donup kalmaları bir oldu. Meğer sultan yeni hiçbir şey giymemişti. Yalnız elinde bir kılıç vardı ve tahtında otururken onunla oynuyor, pencereden vuran güneşin ışıkları kılıçta yaltırıklar oluşturup odayı dolduruyordu. Kimse hiçbir şey söyleyemedi. Nihayet elçinin geldiği bildirildi ve huzura kabul edildi. Adam kapı kenarında durup namesini takdim etti ve tercüman vasıtasıyla hükümdarın sorularını cevaplandırdı. Konuşma esnasında da hükümdar elindeki kılıçtan yansıyan parıltıları ara ara muhatabının gözüne doğru tutmaktaydı. Konuşma bitince elçinin gitmesine izin verildi. Ardından sultan Hersekzade’ye seslendi:
- Ahmet, var elçi beye sor, ağzını ara… Acep bizi nasıl bulmuşlar?!..
Hersekzade emir baş üzre deyip çıktı. Odada çıt çıkmıyordu. Nihayet paşa geri döndüğü vakit heyecan doruktaydı.
- Sordun mu Ahmet?
- Beli saadetlü hünkarım! “Kılıcının parıltısı öyle gözümü aldı ki kendilerini göremedim bile”, dediler.
Yavuz gülümsedi ve ayağa kalkıp parmağıyla basamaktaki kılıcı gösterdi:
- Kılıcımız parladıkça düşmanın gözü ondan ayrılıp bizi göremez. Ama Allah esirgesin, bir gün paslanır da yaltırıklanmazsa düşman bizi görmek değil, bir de tepeden bakar.


Demek ki neymiş.
Yavuz olunmaz Yavuz doğulurmuş.
Son dönemlerde kılıçlar hala kınında parıldayacakları günü beklemekteler. Yakın zamanda her biri bir Yavuz olarak çıkacak kınından ve ülkenin üzerine çöreklenmiş bulutları baştan başa yaracak. O zaman bu ülkenin üzerine doğan güneş bir daha kararmayacaktır. Yakındır…
Şimdilerde ise Osmanlı’yı özledik deyince, hatta Osmanlı’ya karşı azıcık bir sevgi gösterince bile adamdan saymayanlar var. Bu kişiliksiz insanlar ortada dolaştıkca, Yavuz’u anlatmakta da bizlere düşer. Serkan abi yazı için de teşekkür ederim bu vesileyle de.
“İman insanı insan eder, belki insanı sultan eder.”
Hayır Aydın Tarık Zengin,Demek ki neymiş: Yavuz doğulmaz Yavuz olunur.