Into The Wild : Bir süperberduş hikâyesi

HeartsMagic - January 26th, 2009

“Mutluluk sadece paylaşıldığında gerçektir” olur gencin son sözleri. Umarsızca uzanır, belli belirsiz bir şekilde gözlerini semaya diker. Son hayalini kurar, son göz yaşlarını döker …

Yazıya konu olan filmi izledikten sonra aslında insanın pek karalayası gelmiyor. Filmin etkisi öyle bir çöküyor ki üzerinize, öyle saatlerce susarak, uzun bir süredir yapmadığınız iç muhasebenizi yapma isteğiniz depreşiyor. Fakat, madem böyle güzel bir film izledik paylaşmamız gerekiyor. Kaldı ki, çok ama çok geç kalınmış bir sözüm de var.

Filmi izlemişliğim yeni değildir. Bundan yedi ay önce filmi görmüş ve çok beğenmiştim. Yine o zamanlar sevgili Suskun‘un günlüğünde filmin yazısına rastlamış, ufak bir de yorum yaparak film hakkında yazacağımı da söylemiştim. Araya hayat! girdi ve yazı bugüne kadar kaldı. Ne kadar da haklıymış Alexander Süperberduş, şehrin ışıltılarına ve keşmekeşliğine bakarak tekrar medeniyete -kısa bir süre de olsa- dönmeyerek ve yolculuğuna devam ederek. Hayat o kadar katı ki, ufacık isteklerimizi gerçekleştirmemize bile, biraz da tembelliğimizi kullanarak, sığıntı bahanelerin arkasına bizi sıkıştırarak engel oluyor.

Hemen belirteyim ki bu yazı diğer film yorumlarım gibi olmayacak. Okudukça filmin kendisi ve sonu hakkında fazlasıyla detaya sahip olacaksınız. Ancak bu saydıklarım zaten aşikar olanlar. Filmi zaten ne olduğunu bilerek izliyorsunuz. Aksi takdirde çok bir anlamı da kalmıyor, hatta etkisini bile yitiriyor olabilir.

Christopher Johnson McCandless, kabaca söylemek gerekirse, kendisinin hastalık olarak tanımladığı toplumdan, onun neden olduğu çürümüşlükten, bizi kendimizden uzaklaştıran her şeyi de arkada bırakarak doğaya, insanın özüne doğru olan bir yolculuğa çıkan ve bu yolculuğunu tamamlayamadan, doğanın göbeğinde henüz yirmi dört yaşındayken açlıktan ölen bir “süperberduş” tur. Üniversiteden mezun olur olmaz, pek yakında olmasalar da, sorunlu ailesinden ve hayatın kendisinden kaçarak en büyük hayali olan bir başına kalma ve Alaska’da yaşama hedefine ulaşmak için kimselere haber vermeden, tüm parasını bir hayır kurumuna bağışlayıp, arkasında bir tane bile kimlik bırakmayarak kayıplara karışmıştır. Bu başlangıçtan itibaren yolda farklı insanlarla tanışmış, farklı işlerde çalışmış ve başından birçok olay geçmiştir. Hayalinin son durağı olan Alaska’nın derinliklerine ulaşamadan, daha kıyısındayken yine kendi tabiriyle “sihirli otobüs”ün içinde hayata veda etmiştir. Aradan geçen bu süreç iki senedir ve işte filmimiz bu iki seneyi anlatmaktadır.

Filmin senaryosu aslında bir kitaba dayanmakta. McCanddless’ın hayatını anlatan, Jon Krakauer tarafından 1996 yılında kaleme alınmış bu kitap filmin temeli sayılır. Senaryo tamamen kitaba uygun şekilde uyarlanmış ve hayata geçirilmiştir. İşte bu hayata geçirme faslıdır ki filmi hikayesiyle birleştiğinde oldukça etkili kılan. İşte budur ki yönetmen ne kadar ince iş çıkartmışsa, oyuncu da bir o kadar nüfuz etmiştir bu etkiye ve ta derinlere kadar, insan oluşumuzdan öte gelen duygularımıza hitap etmiştir. Kısacası oldukça güçlü bir işbirliği vardır bu filmde, teker teker incelenmesi gereken.

Baştan belirteyim ki eğer film bu kadar iyi yönetilmeseymiş sanırım etkisi bu kadar muazzam olmazmış. Bu sebeptendir ki Sean Penn büyük bir takdir kazanmıştır gözümde. Oyunculuğunu da beğendiğim düşünüldüğünde yeri çok ayrıdır artık Penn’in benim için. Özensiz ellerde dramatik fakat sıradan bir gezgin hikayesine dönüşebilecek olan bu yapıt, bu kadar özenli ve ince bir işlemeyle harika bir eser haline gelmiş. Bu nedenledir ki, izlendiğinde etkisinden uzun bir süre kurtulamıyor insan.

Penn filmin henüz on beş dakikasında girişi öyle bir örmüş ki, müziklerinden tutun da monologlarına, oradan Alexander’ın vahşi doğaya dalışını resmetmesine kadar her şey muazzam. Filmin gidişatı aslında bu on beş dakikadan bile tahmin edilebiliyor. Bu sahneler sırasında geyiklere uzun uzun bakıp da ardından kahramanımızın dudaklarından dökülen “sonsuz özgürlük” sözü bile bizi alıp oralara götürmeye yetiyor. Filmin en büyük etkisi ise -elbette bana göre- araya serpiştirilmiş monologlar ve zaman zaman filmdeki diğer kahramanlara cevaben söylenen doğa hayranı yazar-filozoflardan alıntılar. McCandless’ın bir Tolstoy, Jack London ve Henry David Thoreau hayranı olduğu düşünülürse bu alıntıların ne kadar manidar olduğu anlaşılacaktır. Tolstoy için bir şeyler söyleme ihtiyacı bile hissetmiyorum. Küçükken Jack London’ın iki kitabını okuduğumdan dolayı filmle ne kadar örtüştüklerini iyi biliyorum: The Call of The Wild (Vahşetin Çağrısı) ve White Fang (Beyaz Diş). İkisi de bir köpeğin vahşi yaşamla mücadelesini anlatır ki oldukça da etkilidir. Thoreau’yu filmle tanımakla beraber şu sözü neden filmde ve kahramanın gözde yazarları arasında yer aldığını izah edecektir:

Bana aşk, para, inanç, şöhret, adalet yerine gerçeği verin.

Filmde buna benzer birçok alıntı göreceksiniz ve bazen geri sarıp tekrar tekrar dinleme ihtiyacı hissedeceksiniz. Bir iki örnek daha vermek gerekirse, işte size Tolstoy’dan bir tane:

Başımdan çok şey geçti ve şimdi mutluluk için gereken şeyi bulduğumu düşünüyorum. Taşrada, iyilik yapılması kolay olan ve kendilerine iyilik yapılmasına alışkın olmayan insanlara faydalı olma ihtimaliyle, sessiz, gözlerden uzak bir yaşam. Ve birilerine fayda sağlayacağı umulan bir iş. Sonra dinlence, doğa, kitaplar, müzik ve komşu sevgisi. İşte benim mutluluk tanımım budur. Ve tüm bunların üstüne, eş olarak sen ve belki de çocuklar. Bir erkek hayattan daha başka ne ister ki?

Kahramanımızın dudaklarından dökülürken hayranlıkla dinlediğim bir başkası daha:

… eğer yaşama sevincinin esasen insan ilişkilerinden kaynaklandığını düşünüyorsan yanılıyorsun. Tanrı bunu bütün çevremize yaydı. O her şeyde mevcut. Tecrübe edeceğimiz her şeyin içinde var. İnsanlar sadece, bu şeylere bakış açılarını değiştirmeliler.

Filmin kurgusu iki koldan devam ettirilmiş ve bu şekilde bir senaryo işlenmiş. Bir yandan üniversiteden mezuniyetin ardından yolculuğun başlangıcı anlatılırken, diğer yandan Süperberduş’un son dört ayını izlemekteyiz. Böylece iki koldan devam eden kurgu finalde birleşiyor ve ortaya etkileyiciliği muazzam olan bir son çıkıyor. İşte bu aşamada Penn’in hakkını vermemiz gerektiğini tekrar belirtmek isterim. Zira hem bu iki koldan kurgu çok güzel işlenmiş, hem de filmin yapısına uygun bir şekilde olaylar seyirciye aktarılmış. Ne fazlasıyla acındırma var, ne de gerçekleri inkar. Film için, daha doğrusu McCandless’ın yolculuğu için yapılan eleştiriler mevcut. Fakat bu eleştiriler gerçeği örtmüyor. Kendisi ne olursa olsun, bu yolculuğu denemiş, öyle ya da böyle bir noktada sonlandırmak zorunda kalmıştır. İster mecburiyet deyin bunun ismine, isterseniz bilerek yapılmış olsun adı. Ortadaki gerçek su götürmeyecek kadar yalındır: Bir genç adam, hayalleri, arada düş kırıklıkları ve ölüm. Buna rağmen mutlu yaşadığını bilmemizi istediği her halinden belli olan, arkasında bıraktıkları….

Şimdilik eleştirileri yazının sonuna saklayarak oyunculuktan bahsedelim. Baş roldeki oyuncumuz olan Emile Hirsch‘i bu filmle tanımıştım. Genç yaştaki bu aktörü film ilerledikçe daha bir hayranlıkla izledim. Hani, Roger Ebert‘ın dediği gibi “oyunculuk değil adeta hipnotize eden bir performans”. Kendisi rol için ne kadar hazırlandı, McCandless’ın hayatını ne kadar araştırdı, hakkında ne kadar okudu bilemiyorum ancak şunu kesinlikle söyleyebilirim ki, ekranda izlediğimizin bir aktör değil de adeta McCandless’ın kendisi olduğu izlenimine kapılıyoruz.

Filmin müziklerine gelecek olursak, size filmi izleyen herkesin hiç atlamadan konuştuğu noktalardan bir tanesinin de müzikler olduğunu söylesem, sanırım ne kadar güzel olduklarını tahmin edebilirsiniz. Filmle o kadar örtüşmüş ki müzikler, o vahşi doğanın içinde ya da Süperberduş’un yolculukları sırasında dinlediğimiz Eddie Vedder’ın söylediği şarkılar hiç eğreti durmuyor, aksine filmle bütünleşiyor. Sizi alıyor o yolculukların ya da mekanın tam ortasına tutup bırakıyor. Bu arada Guaranted isimli parçanın Golden Globe’dan ödül aldığını da ekleyelim.

Yazıda bahsettiğim McCandless’ın yolculuğu hakkındaki eleştiriler ise şu yönde. Alaska’lı bir grup insan bu yolculuğun fazlaca dramatize edildiği yönünde düşünceye sahipler. Filmde örneğin McCandless’ın taşan nehrin karşısına geçemediği olayla ilgili, çok kısa bir mesafe (400 mt.) ötede el yapımı bir geçiş aracı (maden ocaklarındaki tramvay türünde) olduğunu, kendisinin buraya kadar gidip hayatını kurtarabileceğini söylemekteler. Ayrıca bu yolculuğa çıkmadan önce vahşi yaşamda hayatı sürdürme hakkında yeterince araştırma yapmadığı, yanına pusula, harita gibi malzemeleri almadığını da eklemekteler. Bunlar göz önünde bulundurulduğunda ortaya çıkan durumun intihara teşebbüs olduğu iddia edilmekte.

Yazının bir bölümünde dediğim gibi her ne olursa olsun ortada bir gerçek var. Genç bir insan hayalleri doğrultusunda bir yolculuğa çıkıyor, yine istediği tarzda bir yaşama sahip oluyor. Daha ötesini istese de bir nedenden ötürü ne yazık ki bunu başaramıyor. İsterseniz akıl edemedi deyin, isterseniz intihar etmek istemiş, ölmek istemiş deyin, bu ortadaki gerçeği değiştirmeyecektir. Kaldı ki film zaten bu gencin yaşantısı üzerinden bazı gerçekleri görmemizi sağlamıyor mu? Hayatınızı tekrar gözden geçirin, bütün bu keşmekeşlik arasında kendimizle ne kadar baş başa kalabiliyoruz? Bizi insan kılan değerlerimizi ne kadar hatırlayabiliyoruz? Her gün dinmek bilmeyen isteklerimize ne kadar sert bir şekilde hayır diyebiliyoruz? McCandless filmin bir yerinde ailesinin kendisine eski arabasının yerine yeni bir tane vermek istediklerini söylediklerinde şöyle diyor:

Neden yeni bir araba isteyeyim ki?

Kaçımız artık böyle düşünebiliyor ve kaçımız artık McCandless’ın yazının başında bulunduğu fotoğrafında olduğu kadar mutluyuz? O fotoğraf kendisinin ölümünden sonra makinesinde tab edilmemiş şekilde bulunmuş. Resmi dikkatlice incelemenizi öneririm. Kendimi düşündüğümde uzun zamandır bu kadar içten ve dolu dolu bir gülümsememi hatırlamadım…

Yazımı McCandless’ın ölümünü tasvir eden cümlelerle başlatmıştım, McCandless’ın son sözleriyle, ölüm döşeğinde baş ucundaki son yazısıyla bitireyim:

Mutlu yaşadım ki Tanrı’ya şükürler olsun. Güle güle size, O hepinizi korusun.

Yolculuğu boyunca kendisine bulduğu Alexander Supertrap (Süperberduş) ismini kullanan McCandless, bu yazının altına gerçek ismiyle imza atmıştır: Christopher Johnson Mccandless

“Into The Wild : Bir süperberduş hikâyesi” için 5 yorum

  1. Selam. Yazıyı okuduktan sonra filmi bulup izledim. Etkilenmedim dersem yalan olur. Kimbilir kaç defa ben de istemişimdir kaçmayı, dağlara, bayırlara kendimi vurmayı. Okuduğumuz kitaplar zaman zaman bir yerlere çağırır bizleri. Örneğin “Yüreğinin Götürdüğü Yere Git” gibi. Duyduğuma göre bunu okuyan bir Türk genci de Avustralya’ya gitmeye kalkmıştı:) Filmden yola çıkarak çok şey yazılabilir insan ve yaşam üzerine; bunu ben değil işin uzmanları yapsın pek tabi.

    Önyargılı biri değilim. Ancak biraz araştırma yaptım ve McCandless’in Amerika’nın sahte kahramanlarından biri daha olduğunu sanmamı sağlayan http://www.adn.com/outdoors/cr.....42293.html sitesine rastladım. Yetersiz İngilizcem ve Online çeviri ile az çok anlamaya çalıştım. Bana sanki çarpık aile yaşamı nedeniyle psikolojisi epeyce bozulmuş ve okuduklarından fazlasıyla etkilenerek, belki de kendinden kaçmaya çalışan biri gibi geldi.

    Bu Dünya’da bozuk sistemlere isyan etmiş ne çok gerçek berduş var ve Onların hikayesi ne zaman anlatılır kimbilir.

  2. @Hakan Said, aslında yazıda belirtmeye çalıştığım gibi kendisini eleştirenler de var bu konuda. Gerçi kaçısını eleştirmiyorlar ki buna hakları olduğunu da sanmıyorum. Zira zaten hepmiz bir bahane yüzünden kaçmıyor muyuz? Eleştiri noktası yaşama tutunma adına gerekli gayreti göstermeyeşi kendisinin.

  3. Bu senin kaleminden çıkan hikaye, izlemeden mest etti..En kısa zamanda bu filmi izlemek bana borç oldu.:::(
    Mutluluk sadece paylaşıldığında gerçektir” olur gencin son sözleri. Umarsızca uzanır, belli belirsiz bir şekilde gözlerini semaya diker. Son hayalini kurar, son göz yaşlarını döker …

  4. Güzel filmdir kendisi. Ne yalan söyleyeyim bu güzel film için özene bezene yazmıştım bu yazıyı. Etkilensinler insanlar, etkilensinler ki izlesinler istemiştim. Kaç derece olduğunu bilemem ancak insanın hayata karşı bakış açısını kesinlikle değiştiriyor bu film.

Trackbacks/Pingbacks

  1. Into The Wild (film) « Mat Diyor Ki

Yorum Yapın

Şunları kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>