Da Vinci Şifresi – The Da Vinci Code

Kitabı okumamama rağmen film uzun süredir konuşulduğu için gitmeye karar verdim. Son zamanlarda dünyada bazı Hristiyanların filmi protesto etmesi ise merakımı iyice celbetti ve geçen hafta sessiz sakin, tek başıma filme gittim. Hani Hristiyanların protesto ettiği kadar varmış. Hemen başında belirteyim, film için iki ayrı düşüncem var. Bu yüzden net olarak “beğendim” ya da “beğenmedim” diyemiyorum.
Öncelikle film kiliseyi deli gibi eleştirmiş. Eleştiri noktası ise Hz. İsa’nın soyunun devam edip etmeme ve ilah olup olmama konusu. Tabi film bu gibi olguları eleştirdiği için bazı Hristiyan gruplarından tepki alması normal. İşte benim beğendiğim nokta burası, artık birileri çıkıp da “Hz. İsa ilah değil, o bizim içimizden bir insan” diyebiliyor. Ancak her ne hikmetse film boyunca ben “prophet” yani peygamber kelimesini duyamadım! Evet arada sevgili kahramanımız Robert Langdon (Tom Hanks) “ya o ilah değil de sıradan bir insansa ve o haliyle mucizelerini gerçekleştirdiyse” türünden bir replik fırlatıyor ancak nedense net olarak “o bir peygamberdi ancak ilah değildi” türünden bir ifade kullanılmıyor. Bu noktada yönetmenin nereye varmak istediğini anlayamadım doğrusu.
Daha çok Hz. İsa’nın soyu üzerinde durulmuş. Kısacası Hz.İsa öldüğünde Magdalalı (Mecdelli) Meryem kendisine hamiledir ve O öldükten sonra çocuğunu doğurur. Hz. İsa ise kendisinden sonra Magdalalı Meryem’in yerine geçmesini ister! ancak haliyle kilise bunu onaylamaz ve hikayemiz gelişir. Arada haliyle “Kutsal Kase” meselesi de Da Vinci yorumuyla açıklanmış. Daha fazla detay vermek istemiyorum zira filmi izlemeyenler bana kızacaktır :-) .
Filmde hoşuma gitmeyen iki nokta ise şunlar. İlk olarak “kadın” ve “seks” imgesi tanrıya varma olarak nitelendiriliyor ve “kutsal dişilik” meselesine atıfda bulunuluyor. İkinci olarak ise her ne hikmetse Tarikat uzantılarını meşru gösteriyor, hatta Tapınak Şövalyelerinin Haçlı Seferlerini yapmalarını saçma sapan bir sebebe bağlıyor.
Filmin konusu dışında beni hayal kırıklığına uğratan bir başka nokta da Tom Hanks ve Audrey Tautou’nun beklediğimden düşük çıkan performansı oldu. Açıkçası ikisinin yerine kim olsa o film yine yürütülürmüş dedim kendi kendime. Bunun sebebi kendilerinden kaynaklanmıyor, bence oynadıkları roller o kadarına müsade ediyor. (Bazılarının hemen “yuh Sophie Neveu rolü bu kadar mı hafif” dediğini duyar gibiyim ama evet öyle o kadar hafif kalmış filmde.) Zira ikisinin de ne kadar iyi rol kestiğini çok iyi biliyoruz. Tom Hanks’e örnek vermeye gerek yok, Tautou için de “Amelie” demek yeterlidir sanırım. Filmde performansını beğendiğim iki aktör ise “farklı” bir role bürünen Paul Bettany (Silas) ve Sir Leigh Teabing rolündeki Ian McKellen. İkisi de işini iyi kıvırmış.
Filmden kısacası şu çıkar: Hz.İsa-ilahlık, soy meselesi! (birileri çıkmasın şimdi), kiliseye vur kazan (acaba vurmakta haksızlar mı?).
Gitmeseydim bir şey kaybeder miydim diye düşündüğüm bir başka film….
Bu yazıları RSS beslemesi ile takip edin



