The Mist - Sis
Açıkça söylemem gerekirse Stephen King‘in hiçbir romanını veya hikayesini okumadım. Fakat roman veya hikayelerinden derlenmiş birçok sayıda filmini izlemişimdir. Kitaplarını okumadığım için filmlerin uyarlamasının ne kadar güzel ve isabetli olduğunu tam olarak bilemiyorum fakat izlediğim filmleri çok beğenmişimdir. Şöyle bir saymak gerekirse The Shining, Pet Sematary, The Shawshank Redemption, The Green Mile, Dreamcatcher, Secret Window, 1408. Bu filmlerin hepsini sevmişimdir. Ancak aralarından üçünün yeri çok ayrıdır. The Shining izlediğim en iyi gerilim filmlerinden biridir. The Shawshank Redemption ve The Green Mile ise kendi türlerinin zirve filmleridir. Stephen King’in hikayeleri birer deha eseri ancak bunları beyaz perdeye aktarmak da bir maharet meselesi. Uyarlama yapmak her zaman zordur. Kitapları okuyanlar memnun kalmaz,aynı tadı vermez veya kitapları okumayanlar hikayeyi yeterince kuvvetli bulmaz vs. Ancak yukarıda saydığım filmler benim gözümde belli bir çıtanın üzerindedir. Ayrı olarak belirttiğim filmler ise birer zirvedir. İşte bahsettiğim son iki filme imzasını koyan yönetmen Frank Darabont‘tur. Darabont filmlerinde o kadar etkili iş yapmıştı ki hem Stephen King hem de biz izleyiciler ziyadesiyle memnun kalmıştık. Hal böyle olunca The Mist‘i yöneten ismin Darabont olduğunu duyduğumda oldukça sevinmiştim. Her ne kadar The Mist’in türü bu iki filmden oldukça farklı olsa da Darabont ince iş seven bir yönetmen olduğundan mutlaka iyi bir şeyler çıkacağını hissediyordum.
King insanın kendisiyle uğraşmayı seven, bize ilginç ve çok uçuk gelen hikayelerinde bile hep insanların belirgin özelliklerini irdeleyen bir yazar. Dediğim gibi kitaplarını okumadığımdan bunu doğrudan söyleyemesem de izlediğim filmlerdeki hikayeleri şöyle bir düşündüğümde hep aynı şeyi görüyorum. Genelde korkularımız, hayallerimiz, belirli olaylar karşısında verdiğimiz tepkiler, birbirimizle ilgili ilişkilerimiz gibi konular yer tutmakta hep bu hikayelerde. Örneğin daha minicikken izlediğim Pet Semetary filminde kahramanımızın kaybettiği sevdikleri karşısında neleri göze aldığını ve sonuçlarına nasıl katlandığını izlemiştim de nice sonra hikaye sahibinin King olduğunu öğrendiğimde çok da şaşırmamıştım. Yıllar boyunca izlediğim tüm King uyarlamaları hep ayrı bir yer edinmiştir benim gözümde. The Mist’in hikayesini okuduğumda da zaten çok ilginç gelmişti. Klasik “dış saldırı” temasının çok ötesinde insanların kendi aralarındaki çatışmalarını aktardığı ve bunu çok mistik bir havada yansıttığı için çok fazla ilgimi çekmişti. Kitabı okumadığımdan dolayı da sonucu bilmiyordum ve karşıma nasıl bir serüven çıkacağından bihaberdim. İşin içerisine bir de Darabont girince hepten iştahım kabarmıştı. İzledikten sonraki tepkimi hemen baştan söyleyeyim ve devam edeyim: Şok!
Burada hikayenin etkisi elbette çok büyük. Zaten filmi dolduran hikayenin ta kendisi. Fakat böyle bir hikayeye ancak böyle bir film çekilebilirmiş. Yönetmen ve görüntü yönetmeni o kadar güzel iş çıkartmış ki, insan hiç yabancılık çekmeden kendisini doğrudan o marketin içerisinde hissediyor ve filmle beraber olayları yaşıyor, hikayenin bir parçası oluyor. Filmin plastiğinin etkisi, kasabaya çöken sisle beraber bizim üzerimize de çöküyor, o ruh hali içerisinde etrafta koşuşan kasaba sakinlerinden birisi de biz oluveriyoruz. Kendimizi attığımız markette, herkesle beraber “acaba neler oluyor” sorusunun cevabını ararken, birazcık beliren olayların sonunda ufak bir şok geçiriyor, tam toparlamaya çalışırken bu sefer de insan olduğumuz faktörünü hatırlıyoruz. Bir anda cereyan eden olaylarla birlikte hemen tutacağımız safı düşünüyor, yavaş yavaş artan gerginlikle beraber dışarıdaki tehdidin mi yoksa içeridekinin mi daha ürkütücü ve tehlikeli olduğunun hesaplarını yapıyor, ardından vereceğimiz kararı çok çok düşünmeye başlıyoruz. Kısacası Darabont hikayeyi bize dolu dolu yaşatıyor. İnanıp inanmama, korkuyu lehimize mi aleyhimize mi kullanacağımızı bilme, güven meselesi, aşırı radikal tutumlar aslında marketin içerisinde yaşananlar olarak görülebilir fakat o küçük insan grubunun tüm insanlığı temsil ettiğini fark etmemek sanırım mümkün değil. Kısmen Amerika ile ilişkilendirsek bile genele vurduğumuzda bu biraz yanlış olacaktır. Sonuçta bunlar insanların ortak özelliği ve hepimiz için aynı şey geçerli, hangi coğrafyadan olursak olalım. Bu nedenle The Mist’i izlerken aslında içsel bir dünya değerlendirmesine de çıkıyoruz. Yanlışlarımız ve doğrularımız, bizi uçuruma sürükleyen kararlarımız, sonrasındaki pişmanlıklarımız, mutluluklarımız, hepsi aklımızdan geçiyor birer birer.
Zaten filmin anlatmak istediği yalın fikir de bu sanırım. Acaba tehlike dışarıda mı yoksa bizatihi bizim aramızda yani insanların içinde mı? Hatta ve hatta bizim kendi içimizde mi? Hadi biraz daha parçalara bölelim. İnanmadığımız şeyden korkmaz mıyız veya korkmak istemediğimiz için inanmaz mıyız? İnancı korku ile mi bir tutarız yoksa bunun böyle olmadığını bilecek kadar bilinçli miyiz? Bunu bilmek gerekirken aslında korkunun bizim en büyük savunma sistemimiz olduğunun farkında mıyız? Kısacası tüm yaşantımızda kurduğumuz denge ne kadar sağlıklı? Filmin karar verme noktasındaki bir sahnesi var ki bunu fazlasıyla hissettiriyor. Drayton’ın cipindekilerle beraber marketin önünden yavaş yavaş süzülürken kameranın çekim açısına dikkat edin lütfen. İnsanlar ve verdikleri kararı bu kadar iyi aktarabilmiş bir sahne çok azdır benim gözümde. Sessiz sakin bir sekansla öyle bir gönderme yapmış ki Darabont adeta şapka çıkarttım.
Film karşılıklı insan ilişkileri arasında geçtiği için oyunculukların önemi çok büyük. Eğer oyunculuklarda eksiklik hissedilseydi sanırım filmin etkisi bir nebze düşerdi. Her ne kadar bugüne kadar Thomas Jane‘i pek beğenmesem bile bu filmde oyunculuğun hakkını verdiğini itiraf etmem lazım. Sakin bir aile babası iken hikayenin gelişimiyle beraber David Drayton karakterindeki gelişimi de bize yansıtması gerekiyordu ki bunu çok iyi yapmış. Benzer yansıtmayı yapması gereken biri daha vardı ki o da Marcia Gay Harden‘dır. Az takıntılı olduğu belli olsa da neler yapabileceğini tahmin edemeyeceğiniz Mrs. Carmody karakterini haddinden fazla iyi canlandırmış. Kısacası oyunculuklar da bir hayli doyurucuydu. Fakat bir nokta var ki The Mist’in etkisini beş misli arttırıyor: Final.
Hemen belirteyim ki Darabont King’ten aldığı izinle beraber finali değiştirmek istemiş ve de yapmış. Zaten kitabı okuyanlar bunu filmin sonunda göreceklerdir. Ben okumadığımdan dolayı daha sonraki araştırmalarımda bunu öğrendim ve aynen King gibi ben de Darabont’a iyi ki değiştirmişsin dedim. İnsanı yerine çivileyen bir final olmuş. Sarsıcı, susturan. Evet susturan zira insan filmin finalinin ilk bölümünde zaten boğazında düğümlenen şeyi yutacağım diye uğraşırken ikinci bölüm ve asıl final sahnelendiğinde şok olup adeta yerine çivileniyor. İzlediğim en iyi finallerden biri, anlatması güç. Darabont çok etkileyici bir şekilde kotarmış bu son sahneleri. Dedim ya bizi susturan diye. Finalin ilk bölümündeki o suskunluk hali zaten bizim de susmamıza yetiyor. Herkes ne olacağının farkında, kaçınılmaz sonu biliyor, bir şey söyleme gerekliliği ortadan kalkıyor. Sadece bakışlarla onaylanan bir karar ve bu kararın icraatı. Ve bu icraatın sonundaki “insanlığın” tepkisi, insanlığımızın tepkisi. Kendimizi o cipin içine koydurduktan sonra bizi sarsan, elimizi ayağımızı boşaltan an. Dediğim gibi anlatması çok güç.
Burada ipucu verip de bir çuval inciri berbat etmek istemem. Zaten farkındaysanız ne bu yazımda ne de diğer film yazılarımda pek konuya değinmiyorum, bu nedenle de uyarı mesajı koymuyorum. Daha çok film ve başarısı, üzerimdeki etkisi gibi konularla beraber bir değerlendirme yapmak istiyorum. Bu nedenle daha fazla bilgi vermeksizin bir an önce The Mist’i izlemenizi öneriyorum. Bir King hayranıysanız, kendisinin de onay verdiği ve hatta çok beğendiği bir uyarlama izlemek istiyorsanız bir an önce The Mist’e göz atın.


Stephen King’in şimdiye kadar Yeşil Yol romanını okudum ve Esaretin Bedeli, Secret Window ve ismini şuan hatırlayamadığım bir korku filmini seyrettim. Okuduğum tek kitabı olan Yeşil Yol’un filmini ise seyretmedim ancak kitabını soluksuz okuduğumu söyleyebilirim. Birçok arkadaşım filmini de beğenmekle birlikte kitabın daha etkileyici ve sürükleyici olduğunu söylemişti ne kadar doğrudur bilemem.
Esaretin Bedeli ise başlı başına bir şahaser benim için. Tim Robbins ve Morgan Freeman’ın oyunculuklarını, hikayenin anlatılış şeklini gördükten sonra sırf romanını okumadığım için bu filme eleştiri getirmem bira haksızlık olur sanırım.
Geçen günkü yazımda dediğim gibi bir kitabı sinemaya uyarlamak gerçekten ateşten gömlek giymek gibi birşey. Popüler olan herşeyin yeniden uyarlanması, tekrardan ele alınması beraberinde birçok sıkıntıyı getiriyor ancak bu alanda iyi yapımlarda yok değil elbette.
Bahsettiğiniz filmi not aldım. En kısa zamanda izlemeye çalışacağım. Sonunda izleyiciyi şok etmeyi başarabilen filmleri severim :P
Güzel bir inceleme olmuş. Elinize sağlık.
Ben alt yazısız, ingilizce izledim ve ona rağmen çok beğendim. İşin ilginç yanı ben korku filmi sevmem, sırf zaman geçsin diye izledim filmi. Ama tam benim istediğim tarzda bir korku filmi. Yani insanları birkaç efekt veya sesle korkutmayı amaçlamamış film. Birçok açıdan insan inançlarını ele almış. Görünmeyen asıl tehlikeyi çok güzel işlemiş. Sevgiyi ve umudu işlemiş(ilk sahneler ve son sahneler). Hepsinden ziyade finali mükemmeldi zaten.
Diyemeden geçemiyeceğim. Artık türkçe sitelerde ki yorumları okuyup film izlemeye karar vermeyeceğim. Hepsi kofti. Yani Vantage Point filmi yere göğe sığdırılamamış ama bu film beş para etmezmiş. tamam bir yerde zevk derim ama bunun zevkle ilgisi yok. Koftilik işte, ne yapalım. Bari önümüz karartmasınlar.
Stephen King’in kaç tane kitabını okudum hani zor, bir çırpıda isimlerini telaffuz et deseniz sayamam. Sis’in de beyaz perdeye yansımasına açıkçası konu başlığını ilk gördüğümde pek sevinememiştim. Aklımdan “evet bir eser daha güme gitti” diye geçti. Yazının sonlarına doğru “evet ben bu filmi izlemeliyim” derken hala da açıkçası fikrim aynı benim… Kitap uyarlı filmleri sevemiyorum. Öncelikli sebebi şu tamam ben o kitabı okurken bir hayal dünyasına giriyorum kendi karakterlerimi oturtuyorum gözümde onlarla bütünleşiyorum ve en önemlisi okuyorum. Şimdi filmini izlemek biraz daha hazıra konmak gibi. Okumayı alıyor elimizden. Ha şöyle de tezat bir düşüncem var ki o da; hayalimin kısmi gerçeğe dönüşmesini sağlıyor. Fakat bunu başarabilen yönetmen çok azdır sanırım.
Özetle yukarıda da yazdığım gibi yazıyı okumadan önceki filme karşı bakış açımı yazının sonuna doğru değiştirmeme sebep olacak kadar iyi bir yazıydı bence. Umarım film de anlatımınız kadar iyidir. * Nasıl çelişkili bir cümleyse bu :)
Teşekkürler
Evet uyarlamalar her zaman çok zor olmuştur ve asla kitaptaki tadı vermeyecektir. Ancak buradan ufak bir sitem ileteyim; kitapları okuyup da filmleri izleyenler çok acımasızlar :) Edebiyata edebiyat, sinemaya ise sinema gözüyle bakmak lazım. Sözüm size değil sakın yanlış anlamayın zira uyarlamalar konusunda ben de sizin gibi düşünüyorum. Sadece biraz daha sinema tadında değerlendirmek lazım. Yazım sizi filme yönelttiyse sevindim, filmi beğenmemeniz durumunda bütün suçu üstüme alıyorum efendim :)
Aslına bakılırsa isminden klasik gerilim-korku sineması örneği kabul edeceğim (The Fog gibi) IMDB puanları 3.5′u geçmeyen filmler kategorisinde değerlendirmiştim. Serkan yazınca dikkatimi çekti tabiki :)
Gecenin bir yarısında uyanıp seyrettim filmi. Güzel olmasına rağmen eleştirebileceğim yanları var.
Film bana hep Signs’ı hatırlattı. Bir M. Night Shyamalan hayranı olarak Signs’daki temaya benzer bir tema izlenmiş. Signs bana göre çok çok daha kaliteli tabi ki Mist’e göre. M. Night Shyamalan vermek istediği mesajı çok güzel işlemiş: “Kainattaki hiç bir şey tesadüf eseri değildir, her şeyin bir “mana”sı vardır.” Shyamalan bunu anlatmak için çok ilginç bir yol takip etmiş klasik amerikan uzaylı istilası filmlerinin (amerikan başkanı ata atlar gibi uçağa atlar uzaylıları yener dünyayı kurtarır) aksine genelde değil özelde uzaylı istilası nasıl olur onu düşünmüş. Küçük bir kasabada küçük bir evde yaşananlar.
Neyse Mist’e gelelim. Mist’e markette küçük bir “modern toplum” oluşmuş. modern toplumu avukat temsil ediyor post-modern ise filmin baş kahramanları. ve dini temsil ettiği düşünülen bir cadolozda var. her saniye şunu öldürselerde kurtulsak diyosunuz. Tipik Avrupai demokrasi uygulanıyor. herkes toplumu gersede söz söyleme hakkına sahiptir. Kimse cadoloza karışmıyor. söyledikleri kimsenin hoşuna gitmese de onu susturma gibi bir eyleme girmiyorlar. ama olayları çok iyi kullanan (ama ilginç bir şekilde her dediği doğru çıkan) cadoloz din taciri :) etrafına halkın düşük kültürlü (ne demekse) kısmını kendine çekiyor. (ister istemez aysun kayacı aklıma geldi :))
Bu film İsrail için doğru amerika için yarı doğru trükiye için yanlış varsayımlar içeriyor. İsrail tanrısı (ki bahsi geçen cadı karı yahudi idi) acımasız gaddardır. Apocaliptik rivayetler ile örgülü bir dini vardır israilin. Ama hristiyan tanrısı Merhametlidir. Tamemen Ümit üzerinedir hristiyan dini. Hiç filmdeki O kadının bahsettiği gibi bir Tanrı değildir. İslam ise tümüyle farklı bir perspektif çizer. Kimse çıkıp insanları korkutarak bir şey anlatamaz islamda. Hep ümit-korku dengesi gözetilir. Türkiye şartlarında filmi düşünelim. Beklenen bir felaket anında Türkiye’deki Aysun Kayacı ekibi (bidon kafalı, çoban ve başörtülü olmayan çağdaş(?) insanlar ) filmin başkahramanları gibi davranacak. Ama gerici yobaz bidon kafalı ve çoban bir kitle ortalığı gerecek. Bu ilerici ekip sesini çıkarmayacak ama yobaz kitle düşük kültürlü insanların desteğini alıp çoğunluk olacak. Çoğunluk oluncada azacak. Azıncada ülkenin çıkarlarına (?) ters hareket edecek. Ve saldırıya geçecek. Ama ismi opturaman gibi bir şey olan bir büyük kahraman çıkıp bu olaya son verecek .
Sonuçta ne mi olacak Aysun Kayacı ve ekibi filmin sonundaki olayı yaşayacak :)) diğer yobaz kitle kurtulacak hehehe